26 Ağustos 2008 Salı
#1 Elton John - Your Song
Elton John güzel bir abimiz. Kendisi hakkında söyleyecek çok fazla bir şeyim de yok açıkçası, iyi bir müzisyen işte. İyi hafif kaçtı, bayağı iyi bir müzisyen diyeyim. Bana hitap eder mi? Çok değil, ama nereden baksan 8-10 şarkısı vardır arada dinlemesem özleyeceğim. Nedir? Goodbye Yellow Brick Road'dur, Sacrifice'dır, Nikita'dır, vesairedir. Ama en başta da budur: Your Song.
Şurada klibi var şarkının. Harika bir klip bana göre, şarkıyla uyum içerisinde. Şarkı ne kadar saf, samimi ve sade ise, klip de öyle. Şarkı "Sevdiceğim sana şarkı yazdım" derken, klip de diyor ki, "Sevdiceğim sana klip de çektim." Yıl 1970, kimse tanımıyor Elton John'u. Karşısında bir kamera, elinde bir mikrofon şarkı söyleyen genç Elton John, ağaçlık bir bölge, arada civardan geçip anlamsız gözlerle ona bakan insanlar ve kameramanın Elton John üzerine yansıyan gölgesini de kapsayan bilimum çekim hataları... Klip bundan ibaret. En sonunda kameranın sabit kaldığı görüntü de eskiden TRT 3'te resim yapan amcamın tablolarından biri sanki. (Başka bir Elton John klibinin -Nikita- başında gösterilen duvarda da "Kahrolsun Faşizm" yazardı.) Her neyse, klip olabildiğince amatör ve olabildiğince de güzel.
Şarkıya bakalım. Bir insanın, sevdiği bir başka insana yazabileceği en güzel sözleri barındırıyor içinde. Öyle romantik falan bi' adam değilim ben ama güzel anlatmış adam hissiyatını işte, ne yapalım. John Lennon'ın da en sevdiği şarkıymış bu; hatta Lennon, Elton John'u ilk gördüğünde "Bu o! Bu o!" diyerek önünde eğilmiş. Ben daha fazla konuşmayayım, sözler kendisini anlatsın...
It's a little bit funny this feeling inside / I'm not one of those who can easily hide / I don't have much money but boy if I did / I'd buy a big house where we both could live
If I was a sculptor, but then again, no / Or a man who makes potions in a travelling show / I know it's not much but it's the best I can do / My gift is my song and this one's for you
And you can tell everybody this is your song / It may be quite simple but now that it's done / I hope you don't mind / I hope you don't mind that I put down in words / How wonderful life is while you're in the world
I sat on the roof and kicked off the moss / Well a few of the verses well they've got me quite cross / But the sun's been quite kind while I wrote this song / It's for people like you that keep it turned on
So excuse me forgetting but these things I do / You see I've forgotten if they're green or they're blue / Anyway the thing is what I really mean / Yours are the sweetest eyes I've ever seen
(Kendimi tanıyorsam bu yazının devamı gelmez.)
14 Ağustos 2008 Perşembe
Bu Da Bi' Nevi Duyuru Sayılır
Bak işte geldim yine nereden nereye. Diyeceğim şu ki, kolaya kaçmaya karar verdim bir süreliğine. Aylardır hiç yazmıyorum, biraz müzik yazacağım.
İki üç ay önce biri benden kendisine CD yapmamı istedi. Fazlaca sevdiğim bir insan olduğu için, hiç üşenmedim günlerce uğraşıp en ayrıntılısından bir şeyler oluşturdum. Yıldızlarla sınıflandırdım şarkıları. Değerlendirmede ana kıstasım, şarkılara not vererek, 100 üzerinden en az 50'yi layık görmemdi. 50-60 arası tek yıldız, 60-70 arası iki yıldız, 70-80 arası üç yıldız, 80-90 arası dört yıldız, 90-100 arasına da beş yıldız verdim. Bir de 100 üzerinden 100'den fazla not verdiğim "Pek çok yıldız" klasörü vardı ki, kontenjanı oldukça sınırlıydı: 7 şarkı ve bir albüm. Sonunda yapabileceğim en iyi sınıflandırmayı yaptım, böyle şeyler içime sinmez genelde ama bu sindi işte. En ince ayrıntısına kadar uğraştım çünkü, bir şarkıyı iki yıldız klasörüne mi yoksa üçe mi koyayım diye 5 kez üst üste dinlediğimi bilirim. Ha, bütün bunları hazırladığım kişi o günlerde beni bolca sinirlendirdiği için bu çalışmanın sonuna yaklaşmışken şevkim kayboldu ve uğraşmayı kestim. Dolayısıyla koleksiyonun bazı parçaları eksik kaldı. Nedir bunlar söyleyeyim: Irish-Celtic Folk, Latin Amerika ve Balkan müzikleri, bir de klasik eserler... Bunların dışında sapasağlam bir liste oldu. Bir de yerli yok tabii, gâvur icadı hepsi.
Ön bilgiyi verdikten sonra planımı söyleyeyim. Sık sık (tutamayacağın sözler verme olm Ata) bütün bu yıldızlı şarkıları atacağım Media Player'a karıştırıp ilk denk gelen şarkıyı yazacağım buraya. Artık bir yıldız olur, beş yıldız olur, ne çıkarsa bahtımıza... Zaten bir yıldız kötü diye de bir şey yok, hepsi güzel bu şarkıların, hepsi seçilmiş şarkılar. Şimdi başlayacaktım, karıştırıp seçmiştim de. Elton John - Your Song gelmişti 1970 yılından, yazacaktım. Ama yoruldum yahu, yarına bırakıyorum.
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Zihinden Problemler
Bu vardı biz küçükken. 5-8 yaş arası düşmemiştir elimden. Her akşam, ama her akşam mutlaka çözerdim büyük bir zevkle. Bir de müzik kanalı vardı o zaman Genç Tv diye, işte orada izleyicilerin telefonlarıyla ne çalacaklarına karar verdikleri bir de program vardı, onu açar, başlardım problemlere. En son ders çalışmam o döneme tekabül eder dersem abartmış olmam herhalde.Güzeldi. Öyle.
16 Temmuz 2008 Çarşamba
İtirazın İki Şartı
Çok olmadığımız kesinÇok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye’de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya’da Türk olacağız
Hollanda’da Surinamlı
Fransa’da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka Kızılderili
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı takımı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Bu itirazın ilk şartı
Solda da az olacağız
Devrimi çoğaltırken çünkü
Bir başka devrime hızla azalacağız
Bu da itirazın ikinci şartı
Nevzat Çelik
30 Haziran 2008 Pazartesi
14 Haziran 2008 Cumartesi
Alışveriş Yapan
Yaşlı bir kadınım ben.Almanya uyandığında
Devlet yardımı azaldı.
Çocuklarım verirlerdi bana
Arada sırada birkaç kuruş,
Ama pek öyle bir şeyler alamıyorum gene de.
Bu yüzden daha az gider oldum
Eskiden her gün alışveriş yaptığım dükkanlara.
Sonra aklımı başıma topladım günün birinde
Ve eski bir müşteri olarak her gün
Gitmeye başladım fırına, manava yeniden.
İhtiyacım olan şeyleri seçerdim bir bir,
Her zamankinden ne daha çok alırdım, ne daha az,
Peksimetler de koyardım ekmeğin yanına,
Lahananın yanına da pırasa,
Ama hesabı çıkarttıkları vakit çekerdim içimi,
Karıştırıp küçük para kesemi tutuk parmaklarımla,
Yeterince param yok, derdim, başımı sallayarak,
Bunları ödeyecek,
Ve tüm müşterilerin gözleri önünde
Çıkardım dükkandan gene başımı sallayarak.
Ve şöyle diyorum kendi kendime:
Hiçbir şeyi olmayan bizler gibiler
Yiyecek satılan yerlerde görünmezlerse bundan böyle
Hiçbir şeye ihtiyacımız yok sanabilirler,
Ama buraya gelir de hiçbir şey satın alamazsak eğer
Haberleri olur hiç değilse.
Bertolt Brecht
Çeviri: A. Kadir - Gülen Aktaş
29 Mayıs 2008 Perşembe
Üçgenler

Ali'nin üçgenidir bu çizdiğim
Nerde Öklid'in üçgenleri bu nerde
Na şunlar üç açısı üçü de yoksul
Biri sıfırın altında sekiz derece
Birine atan atmış tekmeyi işi yaş
Biri sizden bir sigara istiyor
Sadece bir sigara ne sandınız
Ne şu
Ne bu
Sadece bir sigara istiyor tüttürsün
Nerde Öklid'in üçgenleri bu nerde
Bu da Süheyla'nınki işte aynı
Her yerde görülen herhangi bir üçgen
Bir kenarını yamuk çizmişler Üsküdar'a gidiyor
Bir kenarına istesek her akşam rastlayabiliriz
Bir kenarı da bir terzinin makasına komşu allah versin
Kendi lafına bakarsanız bunu üşümemek için yapıyor
Sadece üşümemek için ne sandınız
Ne şundan
Ne bundan
Sadece üşümemek için bu kışta kıyamette
Kendi kendine yetmeyen zavallı bir üçgen
İşte bu da kimbilir kiminki
Bir de dik açısı var ama ne dik açı
En ufak tepeleri o yaratmış sanırsınız
Çalgıcının biridir belki de macun satan
O şarkı senin bu şarkı benim istanbul'da
Elinde bir keman var sadece bir keman
Ve alaturka
Eski
Üçgenler var üçgenlerde ortak noktalar
Üçgeninizi çiziyorum var mı kendine güvenen
Bayanlar baylar
Cemal Süreya
23 Mayıs 2008 Cuma
Hadi Oradan Türkiye'nin Popülistleri!
HAYDİ TÜRKİYENİN ASLANLARI...*Çıkacağınız bu şerefli yolda, yetmiş milyon tek yüreğiz...
İnancın; zafere ve ülkemin güzel insanlarına sevgi çığlıkları attırması için bir kere daha...
Siz asilliğinizi, atalarımızın asil kanından almış Türk Gençleri'siniz;
her maçta, her sahada yenmeye çıkan sizsiniz..
Rakip kim olursa olsun, Ülkemi coşturan yine sizsiniz...
Şehit kokar ülkemin taşı toprağı
Al kanla boyadık biz bu bayrağı
Yetmiş milyon tek yürekte birleşmiş
Gönlümüzde kuruldu onbir aslan otağı
Kırmızı beyazdır rengimiz Türk oğlu Türk'üz hepimiz
Sevgi dostluk var olsun Türkiyem şad olsun
Bu maçta da, her maç gibi kazanmaya and olsun
"Ne mutlu Türk'üm diyene"
Bülent Uygun
*İmla hatalarının tamamı "şairin" kendisine aittir.
Ne demeli? Ataların asil kanı, şehit kokan ülke toprakları, yine kan, kanla boyanmış bayrak, otağ, Türk oğlu Türk... Sorsan spor sevgi, dostluk ve kardeşliktir. Mükemmel yazmışsın Bülent Uygun, aferin sana. Edebi değeriyle, okuyanlara yaşattığı yoğun duygu fırtınasıyla şiirde çığır açmışsın, aferin!
Ben de kalkmış bir aşağıda neler yazıyorum. Halt etmişim. Milli Takım kazansa ama faşistler öyle bir kaybetse ki sokağa çıkmasa... Olmuyor mu?
Ek: Ben de yazmıştım Milli Takım'a destek şiiri, buraya da koyayım:
Bir Türk dünyaya bedel derler, buna inan
İçinde bulunduğumuz, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu kritik günlerde
Bochum'a gitti Bursasporlu Sinan
Madem Türksün, göster ürksün
Sen bu dünyada hep en büyüksün
Alman da kimmiş, ey pis adam
Seni ezim ezim ezeceğiz yarın akşam
Ey asil kanlı Emre, kol da yetmez bacak salla
Sivasspor'daydı en son Muhammed Kalla
Avrupalı kızlar Türk erkeklerine hasta
Elenmeselerdi finalde İtalya'yı yapacaktık pasta.
Türk'ün Türk'ten başka dostu yok
Milli Takım çok başarılı, çok
Avrupa titreyecek ayak seslerimizle
Euro 2008'in şampiyonu Türkiye
20 Mayıs 2008 Salı
Kardeşim Bir Pilottu
Bir pilottu kardeşim.Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını,
güneye doğru koyuldu yola.
Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
öteden beri hayalimiz.
Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen,
derinliği bir elli.
Bertolt Brecht
18 Mayıs 2008 Pazar
Samimiyetsizlik
Gündemi daha çok Bianet'ten takip ediyorum, en samimi ve hesapsız bulduğum site o çünkü. Nadire Mater'in danışmanlığında ve Ertuğrul Kürkçü'nün koordinatörlüğünde yayın yapan ve haberleri çarpıtmadan sunan bir nevi internet gazetesi Bianet.Az önce günün ilk haberlerine göz atmak için tıkladım Bianet'i. Salı günü yayımlanmış Mustafa Sönmez imzalı bir makale gördüm, başlığı şu: "Ulusalcı İzleyiciden Tepki: Kanaltürk'ü Satanı Biz de Satarız". İçeriği de başlığı yansıtıyor. Şimdi... Tuncay Özkan'a inanıp destek vermiş olan insanları görüyoruz, görmediklerimizi de sağda solda okuyoruz. Hâlâ hükûmet baskısıymış, Türkiye üzerine oynanan oyunlarmış, gizli devlet politikalarıymış vesaire vesaire... Bu adama bu geçmişine rağmen inanmış insanların fikirlerini Kanaltürk'ün satışı zaten değiştirmeyecektir, zira bu satışın da illa ki o insanın inanacağı bir kılıfı olacaktır, olmuştur da. Ha, yok mudur "Yok arkadaş, Tuncay düştü benim gözümden, benim için her şey bitmiştir bu saatten sonra" diyen? Vardır illa ki, ama şu bir gerçek ki sayıca az bu insanlar. Neredeyse bütün bu "kaçkişiler" Tuncay Özkan'ın oluşturacağı yeni hareketi beklemekte. Dolayısıyla da "Kanaltürk'ü satanı biz de satarız." şeklinde bir tepki varsa dahi, bu bütün bir gruba mal edilemez. Edilirse, bunun Tercüman'daki "Türk Halkı Haykırıyor", "Katil Ermeni", Zaman'daki "Ülkücü öğrenciler, solcuların provokasyonuna gelmeyip sağduyulu davranarak okulu terk etti, solcu öğrenciler jandarmaya taşlı sopalı saldırılarda bulundu", "Meclise yürümek isteyen sol sendikalar polisi taşladı", SoL'daki "Alınmasalar uykuda darbe yapacaklardı", Antu'daki "Galatasaraylıların hepsi vatan haini", Osman Tanburacı yazısındaki "Fenerbahçe, dandik Chelsea'ye elendi" gibi saçmalıklardan farkı kalmaz.
Biz Bianet'i -tarafsızlığı demeyeyim de- objektifliği yüzünden seviyoruz. Böyle hesaplı kitaplı, okuyucunun fikirlerine tecavüz mahiyetinde yazılar çıkacaksa okumayalım. Yakışmamış.
Vay Be
Çok önce olmuş bu, ben yeni görüyorum. Şaşırdığımı söyleyeyim. Küçümseriz ederiz de, cesaret ister bunu söyleyebilmek. En azından bugün için. "Helal olsun Bülent Abla!" diyorum yarı-ciddi bir vaziyette.
Ebru Gündeş'e yorum yapmıyorum vazgeçtim. Eskiden Ercan Saatçi de yok muydu bu jürilerde, tam yakışırlarmış yan yana...
(Tabii Youtube bir açılıp bir kapanınca izlemek her zaman mümkün olmuyor. Bir saat önce açıktı, şimdi kapalı, belki yarın öğleden sonra bir süreliğine daha açılır. Bizim güzel ülkemiz...)
(Not yazdım, bitirdim, yayımladım; o arada açılmış. Çok güzel yahu! Eğlenceli olsa gerek, aç kapa aç kapa... Ben büyüyünce yuğtub şaltercisi olucam amca.)
17 Mayıs 2008 Cumartesi
Back-Up
Hep böyle derdim, insanlar da benden iyi reklamcı olacağını iddia ederdi ama elimizde bir veri yoktu, yanılıyorduk belki de. Birkaç hafta önce yanılmadığımı anladım. Şöyle ki, ilk kez yaratıcılık konulu bir proje verildi. İlan yapacağız, ya Absolut'e, yahut Boyner'in Back-Up hizmetine. Boyner'in Back-Up hizmeti şöyle bir şey; üye olduğunuzda günün 24 saati aklınıza gelebilecek her türlü konuda arayıp yardım isteyebiliyorsunuz. Gecenin bir yarısı canınız pasta çekerse, arabanızın anahtarını kaybederseniz, kaza geçirip yolda kalırsanız, herhangi bir konuda bilgiye gereksinim duyarsanız; her durumda arayabiliyorsunuz işte. Ayrıntılı bilgi şurada.
Ben Back-Up'ı seçtim Absolut yerine. Normalde projeleri yaptığım pek görülmemiştir ama bunu severek yapardım, en güzel şekilde de yapmak istiyordum. Yine de klasik öğrenci davranışı devreye girdi, son günün son saatlerine sarktı ödev yapma işi. O zamana kadar aklıma bir şeyler gelmişti ama uzun uzadıya da düşünmemiştim. Son gece düşündüm, Genco'nun da büyük katkılarıyla büyük ölçüde içime sinen bir ödev hazırladık. Ve okula geldiğimde hayretle karşılanan ben, bir proje ödevinde bölümün en yüksek notunu aldım. Biraz daha geniş vaktimiz olsa daha iyisi olurdu diyemeyeceğim, zira her şekilde son ana kalacaktı bu proje. Yine de daha çok vakit ayırsaydım daha iyisinin de olabileceğini söylemeliyim.
Aşağıya ilanı, onun da altına bölüm başkanı olan hocamıza yazdığım notu koyuyorum:
29.04.2008
Notlar:
15 Mayıs 2008 Perşembe
12 Mayıs 2008 Pazartesi
Şimdi Kaç Kişisiniz?
Türkiye halkının ne kadar aciz durumda olduğunun bir göstergesi de Tuncay Özkan. Bir ideoloji iktidarı ele geçirdi ya, karşılarına babam çıksa o ideolojiye karşı çıkanların kahramanı olacaktı. Babam geç kalınca, Tuncay Özkan çıktı sahneye. Ve başardı, boşluktaki kocaman kitlenin kahramanı olmayı. Yahu görmüyor muydunuz bu adamın bir kilometre öteden fark edilen samimiyetsizliğini? Görmüyor muydunuz o konuşmalarındaki sahtekâr tavrı? Yüzünden buram buram akan tiynetsizliği görmüyor muydunuz?Mitingler düzenlendi, kampanyalar yapıldı, internet siteleri kurulup kaç kişi var sayıldı... Al işte, Kanaltürk satıldı. %150 kârla, dincilere hem de. Şimdi ne oldu size Tuncay Özkan'ın peşine takılanlar? Neredesiniz? Kaç kişisiniz şimdi? %47'ye mi ekleneceksiniz?
Demek ki neymiş? Meydanlarda kudurup, ağızlardan salyalar akıtarak "Sağcıysanız mehapeyeee, solcuysanız cehepeyeee!!!" demekle olmuyormuş.
6 Mayıs 2008 Salı
Beni Tarihle Yargıla
"Titrek bir mum alevinin havaya bıraktığı bulanık bir is,Ve göz gözü görmez bir sis değildik biz
Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla,
Ve tarihle yargıla..."
Bal değildir ölüm bana,
İdam gül değildir bana,
Geceler çok karanlık,
Gel düşümdeki sevgilim,
Ay ışığı yedir bana...
”Ahh... Ben hasrete tutsağım,
Hasretler tutsak bana
Bıyığımdan gülüş sarkmaz,
Bıyık bırakmak yasak bana,
Mahpus bana, sus bana.
Yağlık ilmek boynuma...
Sevgili yerine
Koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım,
Ve sonra sabırla beklerim,
Bulutları çekersiniz üstümden,
Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız,
Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana...
Ölüm tanımaz işte o zaman sevgim,
Tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına, doğrulurum,
Gözlerimde güneş koşar,
Ve çiçekler ekersiniz, çiçekler ekersiniz toprağıma...”
Duygu bana, öykü bana,
Roman gibi her an bana
Hücremde yalnızım gel,
Gel düşümdeki sevgilim,
Soyunup hazırlan bana.
“Biraz sonra asmaya götürecekler beni,
Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni,
Hoşçakalın sevdiklerim;
Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök...
Bütün doğa hoşçakalın...
Hoşçakalın sevdalılar,
Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar,
Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar,
Hoşçakalın...
Hoşçakalın senfoniler, oyun havaları,
Sevda türküleri ve şiirler.
Bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler.
Dağlarında yürüdüğümüz toprak,
Yalınayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler hoşçakalın...
Hoşçakalın ağız tatlarım;
Sıcak çorbam, çayım, sigaram...
Havalandırma sıram, banyo sıram, kelepçe sıram...
Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı,
Ve kalemimi, ve saatimi,
Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
Hoşçakalın, hoşçakalın...”
Dostum bana, sevdam bana,
Soluğunu geçir bana,
Uyku tutmuyor gözüm,
Anılar sıraya girdi.
Gel anne süt içir bana.
”Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar,
Mutluluğu için dövüştüğüm insanlar,
Yedi bölge, dört deniz,
Yedi iklim, altmış yedi şehir,
Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları...
Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar,
Asfalt yolu boyu dizilmiş fabrikalar,
Ve işçiler ve köylüler...
Hoşçakal ülkem
Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim,
Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya,
Hoşçakalın dünyanın bütün halkları,
Sınırlı olmayan mekâna,
Sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben;
En sevda halimle, en yaşayan halimle,
Gidiyorum dostlarım,
Hoşçakalın, hoşçakalın...
Beni yaşamımla sorgula iki gözüm,
Beni yüreğimle, beni özümle,
Bilimle anla beni, felsefeyle anla beni,
Tarihle anla beni,
Ve öyle yargıla.
Söz: Ersin Ergün Keleş
Müzik: Ahmet Kaya
2 Mayıs 2008 Cuma
HAK-İŞ-miş

Niye bu kadar kızıyorum? Çünkü bu adam sendika başkanı. Şu söylediklerini AKP milletvekili olarak söylesin, ciddiye almam geçerim ama bu adamın sıfatı "sendika başkanı". Sarı sendikaymış, hükûmet yavşağıymış önemli değil. Bu adam işçiyi temsil ediyor, işverene "adamın öyle diyor" deme hakkı veriyor. Üstelik binlerce işçiyi kandırarak kendi yanına çekiyor, gerçek sendikaların gelişimine sekte vurmuş oluyor. Bu da bir devlet politikası elbette, yoksa işverenden memnun olan işçi neden örgütlenme ihtiyacı duysun ki, şirketidir zaten onun sendikası.
Dün gece bu haysiyet yoksunu herifin neler söylediği önemli değil, satılık fikirlerle burayı kirletmeyeceğim. Söylemek istediğim, şu herif adam yerine koyuluyor bu ülkede. Hiçbir işe yaraması mümkün değil ama tek vasfı, kendini satmasıyla rahatça yaşıyor bu ülkede. Ne geçim derdi var, ne de gelecek endişesi. Kendini sağlama almış, en güzel arabalara binip en güzel evlerde oturduğuna kalıbımı basarım. Ne yapıyor? Hiç! Sadece yukarıdan kendisine söyleneni. Yüzüne bakınca anlaşılmıyor mu böyle insanlar, yoksa ben tesadüfen mi anlıyorum her defasında?
1 Mayıs 2008 Perşembe
Sorunun Adını Koyalım: Türk Polisi Değil, Türk İnsanı

Sözünü etmek istediğim, ki ona bile halim yok kısa kesmek istiyorum - en azından şimdilik, geçen yıl kafede oturan Masis Kürkçügil'i tokatlayan, bu yıl yerde oturan kadının yüzüne tekme atan, yolda yürüyen turist grubunun peşinden koşup gözüne kestirdiğini gürgen sopasıyla allah ne versiyse yoklayan polisler. Bunlara bu emri şefleri vermiyor, Celalettin Cerrah da vermiyor. Gördükleri eğitim de bunu söylemiyor herhalde, "tipini beğenmediğinize geçirin anasını satayım" diyen bir polis kitabı olduğunu sanmıyorum. Veya yoksayalım bu söylediklerimi, böyle eğitim görmüş, böyle öğrenmiş ve böyle emir almış olsunlar; yine de şu gördüklerimizi yapabilen insan normal olabilir mi? Polis demiyorum, insan diyorum çünkü bir zamanlar insandı şu resimdeki pespaye herif de. Nasıl böyle oldu peki? Neden böyle oldu?
Nedeni nasılı ülkemizde saklı. Evet polis eğitimlerinde şiddet içselleştirildi bu adama, evet Türk Polis Teşkilatı'nın baştan aşağı yozlaşmışlığına bulaştırıldı o da, onun da insan olarak eğitimine bakılmadı polis yapılırken evet... Peki soru şu, çok uç bir örnek mi bu adamın yaptığı, her sene görmüyor muyuz bunun gibilerini? Bu birinci soruydu. İkinci soru şu olsun; polisleri bir kenara koyup etrafımıza bakalım, şu şekilde davranacak insan sayısı çok mu az? "Miligram deneyi"ni hatırlayalım; hani şu öğretmen, öğrenci, elektrikli olan. Veya bir üçüncü soru, herhangi bir konuda vur deyince öldürmeyen kaç kişi var etrafımızda? Vur demenin yanlışlığına değinmeyeceğimi bir kez daha söylüyorum.
Polis o kadına vurduğunda yalnızca o kadına vurmuyor aslında. Karısına vuruyor tekmeyi sabah kendisini kızdıran, kayınvalidesine vuruyor yumruğu cevap veremediği, amirine sallıyor copu her gün küfrünü yediği, borcunu ödeyemediği bakkala, manava, kredi kartlarına; şampiyonluğu kaybeden Fenerbahçe'ye sıkıyor biber gazını. O kadına o tekmeyi vuran adamla, sabah otobüste her fırsatta birilerini azarlayan otobüs şöförü aynı adam aslında. Devlet dairesinde vatandaşın işini yavaş gören, en ufak sorusuna ters yanıt verip gider yapan adam da aynı, youtube'de küfürleşen yüzbinlerce insan da. Yolda yürürken her yanımızda onun gibilerini görüyoruz ama şimdi fırsatını bulduğumuz için sadece yukarıdaki hayvanı konuşuyoruz. Neyse, uzun uzadıya anlatamıyorum şimdi. Türk polisi de neticesinde Türk insanı işte, değişen bir şey yok. Gözümüzün önüne tutulan aynanın da sanki başkasının suretiymiş gibi lafını edip ikiyüzlülüğümüzü sergilemeye gerek yok. "Polis ne yaptıysa doğru yapmış, hepsi vatan haini bunların." diyenlerin sözü bile bazılarına nazaran daha değerli benim gözümde.30 Nisan 2008 Çarşamba
Dene-me
25 Nisan 2008 Cuma
Yeni Last.fm
Last.fm, görünümünü değiştirmiş. Şahane de olmuş. İnsanın durup durup bakası geliyor, çok sevdim ben. Yeni yeni özellikler de eklenmiş, kullanımı kolaylaşmış, hızlanmış... Tek eksiği, siyah rengin kaybolmuş olması, ki eminim yakın zamanda bu opsiyon da eklenir.Bakıyorum yorumlara, hiç beğenilmemiş. Niye? Facebook'a benzemişmiş; aktiviteler kısmı varmış, shoutbox çok göz önündeymiş... Ulan! Facebook'a benzediğini anlaman için, Facebook üyesi olman lazım. Facebook üyesiysen de, Facebook'a benzediğinden şikayet etmemen lazım. Ben bilmiyorum Facebook'un neye benzediğini. Bir kere bakmıştım (hatta üstüne de moralim bozulmuş, oturup şunu yazmıştım.), neye benzediğini hatırlamıyorum. Last.fm de ona benziyorsa benziyor, sen niye şikayet ediyorsun ki? Ben şikayet ederim edersem, sana ne oluyor? Bakıyorum senin şikayet ettiğin "aktiviteler" bölümüne, istersen profilinde göstermeyebiliyorsun. "Shoutbox"a bakıyorum, bilakis çok daha geri planda kalmış, sayfanın en altında duruyor; ki sen madem Facebook gibi olmasını istemiyorsun, oraya yazı yazmaz, yazdırmazsın, en kötü silersin. Shoutbox'a yazı yazıyorsan, başkalarının da okumasını istiyorsun demektir. Site üzerinden özel mesaj atabilirsin, mail veyahut messenger yolunu kullanabilirsin, telefon açabilirsin. Sen ne yapıyorsun? Shoutbox. O zaman ikiyüzlülüğe gerek yok.
Hakikaten kafası çalışmıyor etrafımızdaki insanların. Hakikaten ikiyüzlülükle gerizekalılık birleşince çekilmez oluyor. Hakikaten çok çirkin insanlarla, çok çirkin bir toplumsal düzende yaşıyoruz. Elbet salt Last.fm örneğinden çıkarak söylemiyorum bunu. Etrafımız kendini pazarlamakla mükellef küçük küçük reklamcılarla dolu, daha kötüsü de buna karşı görünüyor olmaları. Kız arkadaşımın Yonja üyesi olduğunu öğrendiğimde hissettiklerimi hatırlıyorum da, hayatımda yaşadığım en büyük üç şaşkınlıktan biriydi şüphesiz. İnanamamıştım, Yonja'nın adını ilk duyuşumdu, belli bir seviyedeki insanlara çok uzak gelen eş bulma sitelerinden ne farkı vardı? Büyük safmışım.
Konuyu da getirdim yine nereden nereye. Kesiyorum burada, zira alakasız yerlere kaydım iyice. Last.fm güzel olmuş, bence. Beğenmeyen beğenmesin ama en azından eleştiriler "Facebook'a benzemiş, birbirimize yazdığımız mesajlar çok öne çıkmış, popülerim ben yaa, bu devirde internet fenomeni olmak zor be kardeşim" minvalinde olmasın lütfen. Komik oluyor.
Hakan Hoca ve İsmet Özel Hakkında Az Buçuk
Kişisel ve Gereksiz Yazılar Serisi #2Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuyum. İyi güzel, birçok insanın idealindeki okul tamam ama beş para etmezdi bana göre. Şimdi özlesem de lise günlerimi, bunun nedeninin Kadıköy Anadolu'nun güzelliği olduğunu sanmıyorum. Daha doğrusu okul görüntü itibariyle çok güzeldi, eğitimin ve yönetimin kalitesi ise hayli düşüktü. Her neyse, nereye geleceğim; Hakan Hoca'ya. Hakan Akçiçek, felsefe hocamdı benim. Mezuniyetten bir resmimizi koyayım hatta, ben zamanında kürsüye çıkmayı unutunca annemlere ayıp olmasın diye sembolik olarak çekilmiş, iyi çıkmamış...

İnsanın hayatında görebileceği en ilginç adamlardan biridir Hakan Hoca. Kendisini tanımadan önce okulda görürdüm, uyuz olurdum havasına. Ben Lise 1'deyken tören çıkışı benden bir şey istemiş, yaptırmak için ''Bak'' demişti, ''ben 8 tane derse giriyorum, illa ki biri sana da denk gelecek'' ve ben iyice uyuz olmuştum. Şimdi kim olduğunu unuttuğum bir Cumhuriyet yazarı konferans için okula geldiğinde söz alıp, 10 kelimelik bir cümle içinde 10 tane terim kullanarak agresif bir çıkış yaptığında kendisine uyuzluğum had safhaya ulaşmıştı. Ama iyi gülmüştük yazar Hakan Hoca'yı öğrenci zannedip ''Genç arkadaşımız...'' diye söze girince. Neyse.
Lise 2'de kesişti yollarımız Hoca'yla. İlk dersinde iğrendim kendisinden. Kendi kendine 40 dakika konuştu, bağırdı çağırdı ve başta öğrenci ve öğretmenler olmak üzere toplumun her kademesini eleştirdi. Kollarını açıp yara izlerini gösterdi, bu dedi bilmemnerde savaşırken oldu, bak şu kurşun şu da bıçak izi, vesaire vesaire... İyice aştı kendini, ''Bizim bu faşizan tutumumuz...'' ile başlayan cümleler kurdu, kendi kendine haklı çıkardı kendisini. 40 dakika boyunca ağzını açmaya cesaret edemedi kimse. Hemen ardından ikinci 40 dakika geldi, önce bir şeyler okudu, sonra da soru sordu Hakan Hoca. Kimsede bir şey söyleyecek hâl kalmamıştı. Sınıfta Serhat diye yüzünü görmeye tahammül edemediğim bir çocuk vardı; bir o, bir de ben söz alıp konuştuk, her şey normal seyrine döndü. İkinci üçüncü derslerinden birinde ''Sen Yurtseverlerle mi takılıyorsun?'' dedi bana, ''Yok, öyle değil.'' dedim, yoktu da zaten öyle bir şey. Aynı dersin ortasında yanıma gelip çık dedi sınıftan, ''Anlatacaklarımı dinlemene gerek yok. Senin tayfa aşağıda, git onlarla top oyna.'' Jest yapmıştı bana kendince ama paranoya yaptım ben, ulan dedim benimle ilgili bir şey mi söyleyecek acaba, Milli Güvenlikçiyle de takıştık... Top mop oynamadım, kapıyı dinledim. Benden değil, Atatürk'ten bahsediyordu, rahatladım.
O zamanlar her şeyi kategorize etmek isteyen çocuk kafam, ilk kez birini bir yere oturtamamıştı. Hakan Hoca bir Ali Şeriati'yi anlatırdı hayranlıkla, bir Marx'ı. Ülkücülerle iftara, komünistlerle eyleme giderdi. Anlam veremezdim, kategorize etmedikçe rahat da edemezdim. Zamanla öğrendim bunun gereksizliğini; insanları (önce kafalarda) ayırmanın Türkiye'deki problemlerin çözümünün en büyük düşmanı olduğunu. Uzun hikaye bu, girersek çıkamayız, konuya döneyim. Bir de hepten gerizekalılar vardı, ''MİT'çi bu.'' derlerdi! Zaman ilerledi Hoca'yı daha iyi tanıdık, samimi olup ilişkileri geliştirdik. Serhat'la beni seviyor görünürdü Hoca. Severdi diyemiyorum, seviyor göründüğünü biliyorum sadece. Ben severdim ama onu. Tanıdıkça da daha çok sevdim. Annesini babasını gördüm, Hoca'nın aksine normal insanlardı. (Geçen yıl Hakan Hoca'yı aradığımda babasını kaybettiğini öğrendim, rahat uyusun.)
Bir yanı çocuk, bir yanı yüz yaşında ölümü bekleyen bir ihtiyardır Hakan Hoca'nın. Alabildiğine okumuştur, feci birikimlidir, çok bilir. Diğer yandan bilinçli olarak üşütüktür. Misal otobüsün ortasında ''Huuaaaa'' diye bağırabilir, tanımadığı adama durup dururken ''Fortçu musun birader?'' diyebilir. Evine gidip film seyretmeye karar veririz, ''Bak bu film mükemmel, inanılmaz güzel.'' diye 20 tane film takar, hepsini 5 dakikada sıkılıp değiştirir. Başka şeyler var, burada yazmak ayıp olur. Kısaca diyeyim ki, Hakan Akçiçek özel bir adamdır, tanınması gerekir.
Peki niye yazdım bunları? Nereden çıktı yani şimdi? İsmet Özel hakkında konuşacaktım, önce bana İsmet Özel'i tanıtan Hakan Hoca'dan bahsedeyim derken uzadı gitti yazı. Değinilip geçilecek adam değil ki. İsmet Özel'e dönelim o zaman. Blogun ilk yazılarından biriydi, Esenlik Bildirisi'ni koymuştum. Severim bu şiiri, sağlıklı insan elinden çıkma değildir. Olamaz da, normal bir insan yazamaz bu şiiri. İsmet Özel'i çok fazla tanımam, şiirlerinin geneline yansıttığı dünya görüşüne katılmamakla birlikte soyadı gibi, Hakan Hoca gibi özel bir adam olduğunu da bilirim. Dün ilk kez televizyonda gördüm, 32. Gün'e katılmış. ''Ben üstünüm, çünkü Türk'üm.'' diyen bir adam vardı programda. ''Türk demek, Müslüman demektir.'' gibi daha başka bir sürü şey de söylüyordu. Programdaki diğer konuklara ''şeref yoksunu, zekası geri, ben senin hafifliğinde bir adam değilim'' gibi seçme hakaretler sunuyordu. Meğer İsmet Özel buymuş.
Yukarıda bir yerlerde, Hakan Hocalı paragrafların birinde söylediğim gibi, her fikri anlamaya çalışıyorum, hiçbirine kinim yok. Tahammül edemediğim tek görüş ise, içinde tahammülsüzlüğü barındırandır. Irkçılıktır. Ne adına yapıldığı önemli değil, faşizmdir. İsmet Özel de neymiş görmüş olduk. Utandım şiirini sevmekten. Yazık.
22 Nisan 2008 Salı
18 Nisan 2008 Cuma
Döngü
Kişisel ve Gereksiz Yazılar Serisi #1Tam uykusal alana tüm benliğimle teslim olacağım ''an'' aklıma ''bir şeyi'' getiriyorum ve sanki 48 saatlik bir uykudan yeni uyanmışçasına dinçleşiyorum. O andan itibaren işkence haline geliyor gece. Ne televizyon, karşısında uyuduğum keyifli aygıt artık, ne de kanepe benim rahat küçük mabedim. Uyumak için açıldığında her kanalda dünyanın en güzel programı oynarken, en zevkli maçlar bile keyif vermiyor o ''an''dan sonra. Kitap okuyayım bari diyorum, tek yaptığım 15-20 dakikada bir hiçbir şey anlamadığım sayfaları çevirmek oluyor. Uzanayım şöyle boylu boyunca, hiç uyuyamasam dinlenmiş olurum diyorum, yok, o ''bir şey'' çeşitli varyasyonlarla aklımı ruhumu ele geçiriyor, yoruyor beni.
Hepsi bir ''an'' yüzünden, o tam uykuya dalış anı. O ''bir şey'' beni bırakmıyor, ''gündüzleri beni atlatıyorsun, ben de senin gecelerini çalayım da gör'' diye gözdağı veriyor sanki. Unutma diyor beni, artık ben de senin bir parçanım, sen de benim sahibimsin. Kabul edemesen de, ''böyle şeyler benden geçti'' deyip kendini kandırsan da bu gerçek değişmeyecek diyor. Kıskanıyor beni, tasasız huzurlu halimi kıskanıyor ve bozuyor oyunu. Zindan ediyor bütün geceleri.
Sonra yine aynı. Günleri güzel güzel geçiriyorum...
17 Nisan 2008 Perşembe
Merak


Aklıma takıldı...
Not: En yukarıdaki ''Ahlaksızlığa ve Irkçılığa Tercüman'' gazetesi resminin üzerine tıklayıp okuyunuz. Ayrıca bu gazetenin diğer işlerinden bazıları için de tıklayınız;
Katil Ermeni
Mehmetçik Boş Dönmedi
Gelecekten Haber Veren Gazete
Türk'üm Diyemeyen Defolsun Gitsin
.
11 Nisan 2008 Cuma
9 Nisan 2008 Çarşamba
Aysun Kayacı'yı ''Eleştirmek''?

Bu memlekette her şey konuşulur, sonra da unutulur. En çok da önemsiz mevzulardır tartışılan, gündem yaratan, bununla birlikte yine en kısa sürede unutulan. Ben televizyon pek nadir seyrediyorum, gazetelere şöyle bir göz atarsam atıyorum, magazinle ise hiç ilgim yok. Peki neden Aysun Kayacı'nın sözleri ve onun üzerine dönen seviyesiz tartışmalara maruz kalıyorum? Basit, gündem belirleyicileri böyle uygun görüyor, bundan kaçış yok. Kim bu gündem belirleyicileri? Aslında bir anlamda artık hepimiziz. Kafası çalışmayan Türkiye halkı yani. Açarsın Ekşisözlük'te provokatif bir başlık, son derece seviyesiz, tartışma adabından yoksun bir şekilde bütün gün o konuşulur durur, ertesi gün ise ''günün başlıkları''ndan çıkıp ''dünün başlıkları''na gider, tartışma biter, unutulur. Çok ilgi uyandıran bir hadiseyse, ilerleyen birkaç günde de devam eder (ilerlemeyen gün mü var yahu?) , sonra yine biter, yine unutulur. Bu tabii bir örnek, yoksa Ekşisözlük ülkenin en çok okunan internet sitesi olsa kaç kişi okur ki...
Haliyle ''gündem belirleyicileri''nden asıl kastım internet siteleri değildi. Medyada birileri her zaman bizim neyi tartışacağımızı bizim için düşünürler sağolsunlar. Ne düşüneceğimizi belirleyemeseler, ne hakkında düşüneceğimizi belirlerler. Ne düşünceğimiz konusunu da genellikle haber kılığına büründürülmüş yorumlar ile hallederler. Her okuduğunu sorgulamayan, metnin kim tarafından yazıldığını, kimler tarafından oynamalar yapılıp onaylandığını ve yazılış aşamasını düşünmeyenler de haber diye okurlar onu. Bir de sözü geçen konu hakkında bilgili değilse okuyucu, nur topu gibi bir fikir sahibi olmuştur artık. O fikir paylaşıma açıktır, ne kadar çok kişi tarafından sahiplenilirse o kadar iyidir ortaya atan için. Okuyucu yönlendirilmiş, kamuoyu oluşmuştur. Bu, istenileni elde etmek yolunda büyük bir adımdır, hatta en büyük adımdır küçük küçük yüzbinlerce adımın birleşmesiyle oluşan. Ve her seferinde başarıyla uygulanır bu plân. Hem önceki gündem unutturulmuş, hem de yenisi konusunda kamuoyu oluşturulmuştur. Sonra ne olacaktır? O da unutulacaktır, en kısa zamanda.
Ekonomik krize doğru mu gidilmektedir? Türban girer devreye, her dönem olduğu gibi. Türban misyonunu tamamladı, ekonomi tekrar mı tartışılmaya başladı? ''Üç çocuk yapın!'' dersin, herkes bu sefer başlar onu konuşmaya. Galatasaray Fenerbahçe'ye yüzyılın kapağını mı taktı 14 Mayıs 2006'da? Fenerbahçe Başkanı istifa eder, Fenerbahçe yalakası medya şampiyonluktan çok onu konuşur, şampiyonluk heyecanı geçince Başkan döner. Amerika Başkanı'nın adı seks skandalına mı karışmış? Akşamki haberlerde yayımlamak üzere stüdyoda savaş sahnesi çekilir, ''İşte Amerikan Ordusu'nun bir kız çocuğunu kurtarma öyküsü'' diye gösterilir.* Elektriğe, ekmeğe, suya, benzine zam mı yapılacak? At ortaya bir skandal da arada zammı da yesinler. Kazık sessiz sedasız girdiğinde, skandal da unutulmuş olacaktır.
Her şey unutuluyor tabii de, bu Aysun Kayacı olayı benim beklediğimden uzun sürdü, sıkıldım. Sıkıntım, tartışılıyor olmasından değil. Daha doğrusu her saçma gündeminkinden daha fazla değil bunun verdiği sıkıntı. Asıl beni sıkan, öfkelendiren, isyan ettiren (çokça abarttım burada, isyan misyan yok) konunun ele alınış biçimi. İlk günlerde orada burada karşıma çıkıyordu yok ''Aysun Kayacı'dan Şok Sözler'', yok ''Aysun'un Densizliği'' gibi muhtelif biçimlerde, içeriğini okumayıp geçiyordum. Gün geçtikçe daha çok karşılaşmaya başladım Aysun Kayacı'nın pek mühim eylemiyle, şöyle bir baktım ne dediğine. Ne demiş? ''Vergi kaçıranla, gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla benim oyum eşit olmamalı.'' Söylediği söz tartışılır. Üzerine basa basa söylüyorum, tartışılır. Mutlak bir doğrusu veya yanlışı yoktur, zira bir şeyin doğru olması için onunla ilintili her şeyin doğru olması gerekir. Sağlıklı bir demokraside zaten vergi kaçıran, gecekondu diken, kaçak elektrik kullanan olmaz. Aynı şekilde, bunların olduğu yerde sağlıklı bir demokrasi olamaz. O yüzden kimse Aysun Kayacı'yı demokrasinin yapısını baz alarak topa tutamaz. Ne programı, ne de daha sonra tartışmalı sözlerin görüntüsünü izledim. (Bu da mükemmel bir medya kalıbıdır: "X'in Tartışmalı Sözleri'') Yukarıda yazdıklarımdan başka ne söylemiş, onu da bilmiyorum. Muhtemelen kendince söylediklerinin açıklamasını yapmıştır, söyledikleri ''Çobanla oyum eşit olamaz'' sığlığında değildir. Dediğim gibi, tartışılır. Gerekirse daha sonra bunu da konuşuruz. Benim üzerinde duracağım konu başka. Aysun Kayacı'yı eleştirmek değil, Aysun Kayacı'nın eleştiriliş tarzı yanlış olan. Ha, bu kadar şeyin arasında sabah akşam Aysun Kayacı'yı eleştirmek saçmalığın daniskasıdır ama ondan da kötüsü vardır ve bu eleştiri tarzıdır.
Evvela linç kültürü. Bu ülke insanının başarısızlığını, yenilmişliğini ve bunun yarattığı kompleksi yansıtan en önemli toplumsal geleneklerimizden biri linç kültürüne yatkınlığımız. Biri güçsüz düştü mü elinden tutup kaldırmak bize gelmez, bir taş da biz atarız. Bunun için medyanın, veya içinde bulunduğumuz topluluğun desteklemesi gerekir linç işlemini. Yani linçi sözkonusu şahsa vurdukça, kimsenin tepkisinin çekilmeyeceği bir ortam şart. Aksi halde buna mümkün değil cesaret edemeyiz. Tribünde topluca küfür ettiğimiz, ''Selçuk Dereli, annen nereli?'' dediğimiz adamın karşısına tek başımıza çıksak ağzımızı açamayız, hatta yolda görsek bizimle bir fotoğraf çektirmesini rica ederiz, utanmayız. Ahmet Kaya Kürtçe şarkı söyleyeceğini ilan eder, şerefsizlik abidesi Doğan Medyası ona savaş açınca biz de açmış sayılırız, dünün en sevilen şarkıcısını bugünün vatan haini ilan ederiz. Yol kenarındaki parkta oturup telefonundan Ahmet Kaya dinleyen çocuğu döveriz. Hrant Dink'i öldürürüz. Silahı ateşleyenden değil, hedef gösterenlerden bahsediyorum. Bazen kendimizi aşar, hiç okumadığımız Orhan Pamuk'u ''kötü yazar'' ilan ederiz. ''Nobel'i Türkiye'ye ihanet ettiği için verdiler, okunmayacak kadar sıkıcı.'' deriz. Gerçekten okumaya çalışıp okuyamadıysak bile bundan kendimizi sorumlu tutmayız. ''Fazıl Say da sanatçı mı zaten? Gitsin nereye gidiyorsa!''
Sonra... Eleştiri bağımlılığı. Her şeyi eleştiririz, her şeyin en iyisini biz biliriz. Futboldan en iyi biz anlarız mesela; hayatı orta sahada geçmiş Zico'ya orta saha kurgusunu öğretiriz. Maça gitmiş olup da ''Çıkar şu Hakan'ı ya, 15 senedir Galatasaray'da bütün hocalar oynattı bunu, yazık!'' cümlesini duymayan Galatasaraylı var mı? ''Bozdu Arda, kendine iyi bakmıyor. Şımardı'' cümlesini söylemek için sabırla bekleyen, ilk fırsatta komplekslerini kusan adamlar tanıyorum ben. Şimdi çok övüp yere göğe sığdıramadıkları Uğur, Servet, Emre ve Mehmet Topal için sırada bekliyorlar, yine sabırla. Başka? Tarkan'ın yeni albümüne ''olmamış'' derken keyif alırız. ''Değişti Tarkan değişti, Amerika hiç yaramamış." Siyasiler de hiçbir şey bilmiyor canım, biz geçsek bak neler neler yaparız. Bu şekilde her şeye o kadar boş eleştiriler getiririz ki hak edilen eleştiriler önemini kaybeder, gölgede kalır.
Bu ikisi, yani eleştiri bağımlılığı ve linç kültürü, yukarıda sözünü ettiğim ''suni gündem'' ile birleşince üçlü tamamlanıyor, çok tehlikeli hâle geliyor işte. Medya çalıyor, biz söylüyoruz. Medya çalıyor, biz kuduruyoruz. Medya çalıyor, kendimizden geçiyoruz. Medya çalıyor, yoldan çıkıyoruz. İnsanlıktan çıkıyoruz. Önemli hissediyoruz kendimizi, sadece o zaman, eleştirirken.
Peki nasıl eleştiriyoruz? Aşağılıkça, iğrenççe. Bel altına vurarak, konudan bağımsız zayıf noktaları hedef alarak, eksik yönleri vurgulayarak... Ve seksist bir yaklaşımla elbet. Topluma entegre olmuş birer sapığız çoğumuz, çok derin olmayan bir yerlerimize sakladığımız bu özelliğimizi, bir şekilde dışarıya vuruyoruz. Küfürlerimizin tamamı seks üzerine kurulu, espri ve şakalarımızın çoğu seks çağrışımlı. Homofobi oturtulmuş beynimizin ortasına. Her maçta her hakeme ''ibne'' diye bağırıyoruz, Hıncal Uluç'a ''pembe kazaklı'' deyince aşağılamış sayıyor kendini koskoca Beşiktaş'ın başkanı.
Erkekler olarak, kadınları kendi himayemiz altında varlıklar zannediyor, onlara buyruklar veriyoruz. Ne giyeceklerine, nereye gideceklerine ve ne yapacaklarına karışma hakkı veriyoruz kendimize. Bunu yaparken, bir de yüzsüzce kendimizi suçluyoruz; ''Ben sana değil, erkeklere güvenmiyorum.''! Bunu söyleyen adam biraz sonra başka bir grup içinde o güvenilmeyen erkeklerden biri rolüne bürünüyor, özüne dönüyor bir nevi.
Aysun Kayacı olayını da (ne olayı?) bu seviyede değerlendirdik işte. Genç ve (çok) güzel bir kadın ya; aptal sarışın, manken, verdiği çıplak pozlara baksın, dizide soyunsun, kola içenleri öpsün, parti kursun ahahah, Aysun'un oyu 7 sayılsın, o dudaklarını büzüp playboyların yatağına girsin ve artık yazmaktan utanç duyduğum bir sürü saçmalık -ki bu konuyla çok az ilgilendim, çok azını gördüm eleştirilerin-... Bu memlekette son 1 ay içinde söylenmiş, Aysun'un söylediğiyle mukayese kabul etmeyecek saçmalıkta 100 tane cümle bulur koyarım buraya ama hiçbiri böyle değerlendirilmedi. Niye? Çünkü onlar bizim seks merkezli zihnimizde iş yapmaz, ya sakallı sakallı adamlar, ya da yüzü gözü pörsümüş teyzeler. Aysun'u ise arzu ediyoruz, ulaşamayınca vuralım bari abalıya diyoruz. Bu genellemenin dışında kalanların çoğu için de acımasızca cinsiyetçi yaftası yapıştıracağım evet. Koca koca devlet adamları (?), belli ki Aysun Kayacı'dan çok daha az demokrat milletvekilleri işleri güçleri yokmuş gibi, magazin programında söylenmiş bir söz hakkında uzun uzun açıklama yapıyorlar. Ellerinde olsa onlar da yalnızca kendi yandaşlarının oy vermesini isteyecekler, hatta genel seçimleri yazın ortasına denk getirerek bunu daha önce gösterdiler.
Bir de bir daha söyleyeyim. Bu kadar ciddiye almamak gerek. Oturup günlerce tartışılacak şey değil Aysun Kayacı'nın seçim sistemi hakkındaki düşünceleri. Aysun Kayacı'nın işi o değil çünkü. Kaldı ki benim beynimde yine binbir tilki dolaşıyor, acaba programdan önce Aysun Kayacı'nın söyleyecekleri belli miydi yoksa anlık bir cümle miydi o hâlâ her yerde konuşulan? Veyahut Aysun Kayacı'nın düşünceleri mi bu, yoksa ona bu rol mü uygun görüldü? Aysun Kayacı bu fikrini söylemeden önce kimseye danıştı mı? Falan filan.
*Wag the Dog
4 Nisan 2008 Cuma
3 Nisan 2008 Perşembe
1 Nisan 2008 Salı
Uğur Kaymaz

Uğur'u hatırlayan var mı? Yoksa ''bilen var mı?'' diye mi sormalıydım? 12 yaşında 13 kurşun yiyen çocuk desem? Terörist olduğu gerekçesiyle katledilen hani...
Uğur kardeşim yaşasaydı, arkadaşlarına 1 Nisan şakası yapacaktı bugün. Aşık olup aşk acısı çekecekti, kurşun acısı çektirdiler. Ergenlik sıkıntılarıyla boğuşacaktı, ölümle boğuşturdular. 16 yaşında bir çocuk olacaktı bugün Uğur, 12'de sabitlediler. Büyümüyor işte ölü çocuklar.
30 Mart 2008 Pazar
29 Mart 2008 Cumartesi
Zeki Alasya Metin Akpınar

Zeki ve Metin filmleriyle büyüyen birden fazla kuşak var Türkiye'de. Biz de ucundan kıyısından yakalamışız onlarla büyüyen son kuşak olarak. Eşzamanlı olmamış belki ama yeni kurulan özel televizyonların elinde kısıtlı malzeme olduğundan aynı filmleri defalarca izlemişiz, iyi ki de izlemişiz. (Kakofoni değil, tekrir bu defaki.) Ne var ki, Devekuşu Kabare zamanını ıskalamışız ne yazık ki. (Evet, devam edeceğim. Kakofoni yahut tekrir ne fark eder?) İşte o Devekuşu Kabare'den Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti ile alakadar bir kuple, ki en güzel bölümlerden biridir kanımca:
Before Sunrise
Before Sunrise. Ethan Hawke ve dünya tatlısı Julie Delpy başrolde. Başka rol yok zaten, bir tek ikisi var filmde. 24 saatten daha az zamanda geçiyor hikaye. Şiir gibi oldu anasını satayım, ne bu kafiye.Aşk filmleriyle pek haşır neşir değilim. Ama ya bu film çok güzel, yahut bunu izlediğim vakit kıtalarca uzaklıktaki dünyanın en uç memleketinde, en az dokuz ay (9+12+12 diye gidiyor) görememek üzere ayrılmak zorunda kaldığım birine özlem duyduğum için beni çok etkiledi. İkinci seçeneği eliyorum, ben o işi yalan ettim ama film hâlâ aynı güzel film.
Filmi vizyona ilk girdiği sene izlemiş olanlar, 9 sene bekledikten sonra devam filmi olan Before Sunset'le geçmişe yolculuk yapma şansına erişti. Ben ve benim gibi hazıryiyiciler ise Before Sunrise ve Before Sunset'i arka arkaya seyredip 3 saatlik bir film ziyafetine tanıklık ettik. Şimdi yüzsüzlüğün dozunu arttırıyor ve bu iki filmin arka arkaya seyredilmesini salık veriyorum. Bunun bir adım ilerisi ise ''Zuhahaha mallara bak hacım, herifler bir film için dokuz sene beklemiş ahaha.'' mesajı vermek olur ki, bu gibi bir densizliğe kalkışmamakta ısrarcıyım. Zira, bizim üç saatte tükettiğimiz bu güzel hikayeyi, onlar 9 sene boyunca yudum yudum özümsemiş, içselleştirmişler. Hep içlerinde bir yerde ''Acaba Jesse ve Celine'e ne oldu?'' sorusuyla yaşamışlar, ya da ben abartıyorum, olur mu lan öyle şey. 9 sene boyunca bunu merak eden varsa da sağlıklı bir insan evladı değildir. Her neyse, biz Before Sunrise ile sonradan tanışanlar olarak filmi seyrettikten sonra Before Sunset için 9 sene bekleyecek değiliz elbette, gelmeyin üzerimize. Üst üste izleyeceğiz, var mı ulan?
Şu anda anlamış bulunuyorum ki tıpkı kitaplar gibi filmlerin de konusundan bahsetmek bana göre bir iş değil. (Sadece yukarıdaki resmin, filmin en güzel sahnelerinin birinden kırpıldığını söyleyeyim.) Üşeniyorum belki de, kolaya kaçıp sadece sıfatlandırıyorum filmleri. Ama zaten sinema eleştirmeni de değilim ki çok sağlıklı değerlendirmelerde, yerinde tespitlerde bulunayım, başka filmlerden özdeşlikler bulayım. İlk sinema yazımızın yetersizliğinin kılıfını da hazırladıktan sonra, yazımıza son verebiliriz.
Güzel film.
Gerizekalı Reklam Sloganları #3

Fazla uzatamayacağım, zira bunu yazarken ellerim titriyor. Dabi Dabi her ne haltsa, öyle bir reklam yapmış ki maç izlerken korkuyorum. Devre arası olur olmaz o iğrenç sesin ''Dabi Dabi, Dabi Dabi, mısıııır çereziiii'' deyişini ve arkasındaki saçma sapan müziği dinlemek zorunda kalıyoruz bazen. Bazen diyorum, çünkü bazen de ne zaman çıkacağı da belli olmuyor, tam çıkmadı deyip televizyonun sesini açtığımda işte yine o ses: ''Dabi Dabi...'' Bu sloganı bulan adam ne düşündü acaba?
Kâbus.
28 Mart 2008 Cuma
Schachnovelle

Edebiyata girelim biraz da. Schachnovelle, Stefan Zweig'in eşsiz eseri. ''Satranç'' yani Türkçesi. Başlığı şekilli dursun, artistlik olsun diye öyle koymadım; olur da bir gün oyun hakkında da bir şeyler yazarım, karışmasın diye düşündüm. Ayrıca hesap vermek zorunda da değilim. Geçtim.
İnsan psikolojisini yemiş yutmuş bitirmiş, beynin işleyişini çözümlemiş Stefan Zweig eserinde. Bunu yaparken Nasyonal Sosyalizm'in kirli yüzüne değinmeyi de ihmal etmemiş. Değinmek kelimesi hafif kaçtığından şöyle de söyleyebilirim, belki de bu olağanüstü hikayenin yazılış amacı işbu ''değinme'' işlemidir, kim bilir...
Kitabın konusu üzerinde çok fazla durmak istemiyorum, zira hakkında hiçbir şey bilinmeden okunması isabet olacak türden bir öykü bu. Mümkünse kitabın arka kapağı dahi okunmamalı, 20 sayfa ileride ne olacağını bilerek okuyunca işin zevki kaçıyor.
Çok farklı bir bakış açısıyla yazılmış, olağanüstü bir eser. Tek handikapı, çok kısa. Keşke okumamış olsaydım, şimdi başlasaydım.
Cevat Kurtuluş - Sami Hazinses

Dünyanın en güzel ikilisi demiştik Münir Özkul ve Adile Teyze'mize. Lafımın da arkasındayım ama Türk sinemasındaki diğer ikilileri es geçmeye razı olmadı gönlüm. Yeşilçam'ın büyük karakter oyuncularından ikisi işte...
Cevat Kurtuluş, onca yıl Türk sinemasına değil de misal Hollywood'a emek verseydi, eminim ki bugün Türk gençleri tarafından adı daha çok bilinirdi. Sami Hazinses desen, o mahzun ifadesi ve buna rağmen canlandırdığı neşeli ve saf karakterler yerleşiyor akla ilk olarak. Hangi filme baksan o, 200'den fazla filmde oynamış. Tıpkı Cevat Kurtuluş gibi. Ne acıdır ki hep benzer rolleri oynatmışlar bu büyük adamlara. Cevat Kurtuluş; uşak olmuş, bakkal olmuş, piyana öğretmeni olmuş ama hep aynı arıza, pimpirikli adam olmuş. Sami Hazinses; aşçı olmuş, kemancı olmuş, bahçevan olmuş ama on filminin sekizinde o mahzun ifadeli ama neşeli, saf karakteri canlandırmış.
Çoğunlukla birlikte çıkmışlar hep karşımıza, birlikte kazınmışlar hafızalarımıza. Ama en büyük ortak noktaları, ikisinin de değerinin bilinmemiş, hak ettiklerinin verilmemiş olması. Ne yazık ki ikisi de yalnız ölmüş. Ama bu büyük sinema emekçileri canlandırdıkları karakterlerle çoktan ölümsüzleşmiş.
Büyük İstifham Üzerinde

- 1. şimdi sen olsan...
ilk sonbahar yağmuruyla oturduk hayli dertleştik
ben camın önündeydim o arkasındaydı
sen izmir taraflarında uzakça bir yerdeydin
dünden bugüne çektiklerin eksilmedi dedi yağmur bana
eksilmeyecek dedi bugünden yarına
bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin
sual sorduğun her şey senden sual soracak
bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksın
yağmurun altında insanlar biçimsizdiler
şimdi sen olsan ortalık şenlenecekti
sanki birdenbire ışıklar yanacaktı
oysa ben içimdeki kandili söndürecektim
- 2. gözlerimi kapasam
gözlerimi kapasam
akşam
bir karanlığın dibinden gözlerin ağzıma bakıyorlar
ellerimi yüzümü yıldızlarla yıkıyorum
saçların boynuma sarılıyorlar
gözlerimi kapasam
sen boyluboyunca yanıbaşımdasın
dişlerinin arasında bembeyaz bir nilüfer
alevleri bile öpebilirmiş gibi
güçlü ve gururlu ağzın
beni öptüğün zaman erkek seni öptüğüm zaman kadın
yanıbaşımdasın
gözlerimi kapasam
senin için bir mısra tasarlasam
bir renk düşünsem
başımı senin dizine koyduğumu uyuduğumu düşünsem
çocuğunmuşum gibi saçlarımı okşadığını
kocanmışım gibi yakama çiçek taktığını
bir yağmur şehrin bütün seslerini öldürse
sen ve ben günün yirmi dört saatını öldürsek
boğazlasak
ellerin göğsüme girse avuçlayıp kalbimi koparsa
sımsıcak
ben senin kanına girsem
kalbine kurulup otursam
gözlerimi kapasam
rüzgârın kapıları derhal açılacak
dağbaşlarının temkinli sessizliğiyle sonsuzluğu dinleyeceğiz
kendimizi inkâr edeceğiz
hele inkârımızı büsbütün inkâr edeceğiz
bütün münkirler günde beş vakit bizi inkâr edecekler
bir kibrit aydınlığında çatılmış kaşlarını göreceğim
jiletle çizilmiş gibi keskin
ince
içimde kanlı bir ihtilâl kopacak
dudakların bir akşam üstü dudaklarıma değince
kadehim kırılacak
münkirlere müminlere küfredeceğim
- 3. iki elin kızıl kanda olsa...
sökülüp
salkım salkım leylekler gelirse ilkbahar olur
kül mavinin yanına kirli sarı gelirse
sonbahar
sen benim yanıma gelirsen
kıyamet olur
bir damla gözyaşı okyanus boşluklarını doldurur
senin gözyaşların beş kıtayı eritirler
hünerli ellerin yeni bir dünya yaratırlar
gözlerimden milyonlarca yıldız çoğaltırsın
milyonlarca defa bakabilmem için
geceleri sana bir saniyede
parmaklarımdan istifhamlar çoğaltırsın
her ağacın dalına bir istifham asarsın
ölüme mahkûm eder beni asarsın
ben tutar seni asarım
karanlıkta kalmış çocuklara döneriz
artık ben diye bir şey kalmamıştır
sen diye bir şey yoktur
hiç gelmemişe döneriz
korkarız
gözlerine baktığım zaman
sonsuzluğu görebilmeliyim
parmaklarım dudaklarında dolaşırken
sonsuzluğa dokunmalı
konuştuğun zaman
sonsuzluğun sesini dinlemeliyim
bir istifham gibi eğilip
seni bir istifham gibi öpmeliyim
elimden ne gelirse yapmalıyım
bir tevrat bir incil bırakmalıyım
beni bir dağ başına koymalılar
başıma bir dağ koymalılar
anama avradıma sövmeliler
sen duymalısın
iki elin kızıl kanda olsa
gelmelisin
- 4. sen olmadığın vakit...
sen olmadığın vakit büyük yalnızlığım var
dalgaların kendilerini taştan taşa vurmaları
sonbahar yıldızlarının sessiz sedasız çırpınmaları
ve büyük yalnızlığım var
biliyorsun hani o
rüzgârın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım
içimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım
yalnızlığım
sen olmadığın vakit o denizde
şarabım tuzlu bir lezzet kazanıyor
avuçlarımda bir ateş yanıyor
bir çift insan gözü
hırsızı iti uğursuzu
köpek gözü toz ve toprak
bir kadeh quantro bir kadeh rom bir kadeh yağmur
avuçlarımda ve çırılçıplak
sen olmadığın vakit ben de olmuyorum
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
hazırdın
gitarını bir çocuk gibi dizlerine yatırdın
kanada'lı üç tayfa tezgâhın içine girdiler
karanlık kıllı kollarıyla şarkının içine girdiler
kavga çıktı birbirinin çenesini kırdılar
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
ağlayacaktın
görecektim
sıradan bir şarkı söyleyecektin
kanada'lı tayfalar kahrolup öleceklerdi
ben de ölecektim
- 5. değil mi ki...
şehrin üstünde tozlu bir ay silkinmektedir
mevsim yaz olmuş sonbahar olmuş ne umurum
değil mi ki o büyük istifham üzerindeyiz
birbirimizi seviyoruz
ve sevgimizden şüphe ediyoruz
Attila İlhan
Gerizekalı Reklam Sloganları #2
Nazo, Tang’in açtığı yolda ilerleyen ve sürekli olarak reklamlarına maruz kaldığımız bir toz içecek markası. Fakat bu kadar reklama rağmen Nazo’nun toz içecek markası olduğunu öğrenmek için araştırma yapmak gerekiyor. Zira reklamda Nazo’nun ne olduğuna dair herhangi bir ses yok. İnsanların pürdikkat reklam seyretmediği gerçeğiyle yüzleşirsek, bu büyük bir eksi. Ha peki görüntüde ne var? Reklamı izleyen de belki anlar belki anlamaz ürünün ne olduğunu. Hiçbir şekilde açık bir anlatım yok.
Gelelim asıl sorulara. ‘’Var mı Nazo gibisi’’ ne demek? Bu sloganla ne anlatmaya çalışıyorlar? Kim bulmuş bu sloganı? Bulurken ne düşünmüş? Etrafındakilere nasıl kabul ettirmiş? Peki müşteriyle nasıl anlaşmaya varmış bu konuda? Tüketicinin hangi duygusunu harekete geçirmeye çalışmışlar? İnsanları nasıl tavlamayı düşündüler? Bu reklam nasıl bir yaratıcılık barındırıyor? Bu soruların hiçbirinin cevabı yok maalesef. Varsa da benim aklım almıyor.









