
Bu memlekette her şey konuşulur, sonra da unutulur. En çok da önemsiz mevzulardır tartışılan, gündem yaratan, bununla birlikte yine en kısa sürede unutulan. Ben televizyon pek nadir seyrediyorum, gazetelere şöyle bir göz atarsam atıyorum, magazinle ise hiç ilgim yok. Peki neden Aysun Kayacı'nın sözleri ve onun üzerine dönen seviyesiz tartışmalara maruz kalıyorum? Basit, gündem belirleyicileri böyle uygun görüyor, bundan kaçış yok. Kim bu gündem belirleyicileri? Aslında bir anlamda artık hepimiziz. Kafası çalışmayan Türkiye halkı yani. Açarsın Ekşisözlük'te provokatif bir başlık, son derece seviyesiz, tartışma adabından yoksun bir şekilde bütün gün o konuşulur durur, ertesi gün ise ''günün başlıkları''ndan çıkıp ''dünün başlıkları''na gider, tartışma biter, unutulur. Çok ilgi uyandıran bir hadiseyse, ilerleyen birkaç günde de devam eder (ilerlemeyen gün mü var yahu?) , sonra yine biter, yine unutulur. Bu tabii bir örnek, yoksa Ekşisözlük ülkenin en çok okunan internet sitesi olsa kaç kişi okur ki...
Haliyle ''gündem belirleyicileri''nden asıl kastım internet siteleri değildi. Medyada birileri her zaman bizim neyi tartışacağımızı bizim için düşünürler sağolsunlar. Ne düşüneceğimizi belirleyemeseler, ne hakkında düşüneceğimizi belirlerler. Ne düşünceğimiz konusunu da genellikle haber kılığına büründürülmüş yorumlar ile hallederler. Her okuduğunu sorgulamayan, metnin kim tarafından yazıldığını, kimler tarafından oynamalar yapılıp onaylandığını ve yazılış aşamasını düşünmeyenler de haber diye okurlar onu. Bir de sözü geçen konu hakkında bilgili değilse okuyucu, nur topu gibi bir fikir sahibi olmuştur artık. O fikir paylaşıma açıktır, ne kadar çok kişi tarafından sahiplenilirse o kadar iyidir ortaya atan için. Okuyucu yönlendirilmiş, kamuoyu oluşmuştur. Bu, istenileni elde etmek yolunda büyük bir adımdır, hatta en büyük adımdır küçük küçük yüzbinlerce adımın birleşmesiyle oluşan. Ve her seferinde başarıyla uygulanır bu plân. Hem önceki gündem unutturulmuş, hem de yenisi konusunda kamuoyu oluşturulmuştur. Sonra ne olacaktır? O da unutulacaktır, en kısa zamanda.
Ekonomik krize doğru mu gidilmektedir? Türban girer devreye, her dönem olduğu gibi. Türban misyonunu tamamladı, ekonomi tekrar mı tartışılmaya başladı? ''Üç çocuk yapın!'' dersin, herkes bu sefer başlar onu konuşmaya. Galatasaray Fenerbahçe'ye yüzyılın kapağını mı taktı 14 Mayıs 2006'da? Fenerbahçe Başkanı istifa eder, Fenerbahçe yalakası medya şampiyonluktan çok onu konuşur, şampiyonluk heyecanı geçince Başkan döner. Amerika Başkanı'nın adı seks skandalına mı karışmış? Akşamki haberlerde yayımlamak üzere stüdyoda savaş sahnesi çekilir, ''İşte Amerikan Ordusu'nun bir kız çocuğunu kurtarma öyküsü'' diye gösterilir.* Elektriğe, ekmeğe, suya, benzine zam mı yapılacak? At ortaya bir skandal da arada zammı da yesinler. Kazık sessiz sedasız girdiğinde, skandal da unutulmuş olacaktır.
Her şey unutuluyor tabii de, bu Aysun Kayacı olayı benim beklediğimden uzun sürdü, sıkıldım. Sıkıntım, tartışılıyor olmasından değil. Daha doğrusu her saçma gündeminkinden daha fazla değil bunun verdiği sıkıntı. Asıl beni sıkan, öfkelendiren, isyan ettiren (çokça abarttım burada, isyan misyan yok) konunun ele alınış biçimi. İlk günlerde orada burada karşıma çıkıyordu yok ''Aysun Kayacı'dan Şok Sözler'', yok ''Aysun'un Densizliği'' gibi muhtelif biçimlerde, içeriğini okumayıp geçiyordum. Gün geçtikçe daha çok karşılaşmaya başladım Aysun Kayacı'nın pek mühim eylemiyle, şöyle bir baktım ne dediğine. Ne demiş? ''Vergi kaçıranla, gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla benim oyum eşit olmamalı.'' Söylediği söz tartışılır. Üzerine basa basa söylüyorum, tartışılır. Mutlak bir doğrusu veya yanlışı yoktur, zira bir şeyin doğru olması için onunla ilintili her şeyin doğru olması gerekir. Sağlıklı bir demokraside zaten vergi kaçıran, gecekondu diken, kaçak elektrik kullanan olmaz. Aynı şekilde, bunların olduğu yerde sağlıklı bir demokrasi olamaz. O yüzden kimse Aysun Kayacı'yı demokrasinin yapısını baz alarak topa tutamaz. Ne programı, ne de daha sonra tartışmalı sözlerin görüntüsünü izledim. (Bu da mükemmel bir medya kalıbıdır: "X'in Tartışmalı Sözleri'') Yukarıda yazdıklarımdan başka ne söylemiş, onu da bilmiyorum. Muhtemelen kendince söylediklerinin açıklamasını yapmıştır, söyledikleri ''Çobanla oyum eşit olamaz'' sığlığında değildir. Dediğim gibi, tartışılır. Gerekirse daha sonra bunu da konuşuruz. Benim üzerinde duracağım konu başka. Aysun Kayacı'yı eleştirmek değil, Aysun Kayacı'nın eleştiriliş tarzı yanlış olan. Ha, bu kadar şeyin arasında sabah akşam Aysun Kayacı'yı eleştirmek saçmalığın daniskasıdır ama ondan da kötüsü vardır ve bu eleştiri tarzıdır.
Evvela linç kültürü. Bu ülke insanının başarısızlığını, yenilmişliğini ve bunun yarattığı kompleksi yansıtan en önemli toplumsal geleneklerimizden biri linç kültürüne yatkınlığımız. Biri güçsüz düştü mü elinden tutup kaldırmak bize gelmez, bir taş da biz atarız. Bunun için medyanın, veya içinde bulunduğumuz topluluğun desteklemesi gerekir linç işlemini. Yani linçi sözkonusu şahsa vurdukça, kimsenin tepkisinin çekilmeyeceği bir ortam şart. Aksi halde buna mümkün değil cesaret edemeyiz. Tribünde topluca küfür ettiğimiz, ''Selçuk Dereli, annen nereli?'' dediğimiz adamın karşısına tek başımıza çıksak ağzımızı açamayız, hatta yolda görsek bizimle bir fotoğraf çektirmesini rica ederiz, utanmayız. Ahmet Kaya Kürtçe şarkı söyleyeceğini ilan eder, şerefsizlik abidesi Doğan Medyası ona savaş açınca biz de açmış sayılırız, dünün en sevilen şarkıcısını bugünün vatan haini ilan ederiz. Yol kenarındaki parkta oturup telefonundan Ahmet Kaya dinleyen çocuğu döveriz. Hrant Dink'i öldürürüz. Silahı ateşleyenden değil, hedef gösterenlerden bahsediyorum. Bazen kendimizi aşar, hiç okumadığımız Orhan Pamuk'u ''kötü yazar'' ilan ederiz. ''Nobel'i Türkiye'ye ihanet ettiği için verdiler, okunmayacak kadar sıkıcı.'' deriz. Gerçekten okumaya çalışıp okuyamadıysak bile bundan kendimizi sorumlu tutmayız. ''Fazıl Say da sanatçı mı zaten? Gitsin nereye gidiyorsa!''
Sonra... Eleştiri bağımlılığı. Her şeyi eleştiririz, her şeyin en iyisini biz biliriz. Futboldan en iyi biz anlarız mesela; hayatı orta sahada geçmiş Zico'ya orta saha kurgusunu öğretiriz. Maça gitmiş olup da ''Çıkar şu Hakan'ı ya, 15 senedir Galatasaray'da bütün hocalar oynattı bunu, yazık!'' cümlesini duymayan Galatasaraylı var mı? ''Bozdu Arda, kendine iyi bakmıyor. Şımardı'' cümlesini söylemek için sabırla bekleyen, ilk fırsatta komplekslerini kusan adamlar tanıyorum ben. Şimdi çok övüp yere göğe sığdıramadıkları Uğur, Servet, Emre ve Mehmet Topal için sırada bekliyorlar, yine sabırla. Başka? Tarkan'ın yeni albümüne ''olmamış'' derken keyif alırız. ''Değişti Tarkan değişti, Amerika hiç yaramamış." Siyasiler de hiçbir şey bilmiyor canım, biz geçsek bak neler neler yaparız. Bu şekilde her şeye o kadar boş eleştiriler getiririz ki hak edilen eleştiriler önemini kaybeder, gölgede kalır.
Bu ikisi, yani eleştiri bağımlılığı ve linç kültürü, yukarıda sözünü ettiğim ''suni gündem'' ile birleşince üçlü tamamlanıyor, çok tehlikeli hâle geliyor işte. Medya çalıyor, biz söylüyoruz. Medya çalıyor, biz kuduruyoruz. Medya çalıyor, kendimizden geçiyoruz. Medya çalıyor, yoldan çıkıyoruz. İnsanlıktan çıkıyoruz. Önemli hissediyoruz kendimizi, sadece o zaman, eleştirirken.
Peki nasıl eleştiriyoruz? Aşağılıkça, iğrenççe. Bel altına vurarak, konudan bağımsız zayıf noktaları hedef alarak, eksik yönleri vurgulayarak... Ve seksist bir yaklaşımla elbet. Topluma entegre olmuş birer sapığız çoğumuz, çok derin olmayan bir yerlerimize sakladığımız bu özelliğimizi, bir şekilde dışarıya vuruyoruz. Küfürlerimizin tamamı seks üzerine kurulu, espri ve şakalarımızın çoğu seks çağrışımlı. Homofobi oturtulmuş beynimizin ortasına. Her maçta her hakeme ''ibne'' diye bağırıyoruz, Hıncal Uluç'a ''pembe kazaklı'' deyince aşağılamış sayıyor kendini koskoca Beşiktaş'ın başkanı.
Erkekler olarak, kadınları kendi himayemiz altında varlıklar zannediyor, onlara buyruklar veriyoruz. Ne giyeceklerine, nereye gideceklerine ve ne yapacaklarına karışma hakkı veriyoruz kendimize. Bunu yaparken, bir de yüzsüzce kendimizi suçluyoruz; ''Ben sana değil, erkeklere güvenmiyorum.''! Bunu söyleyen adam biraz sonra başka bir grup içinde o güvenilmeyen erkeklerden biri rolüne bürünüyor, özüne dönüyor bir nevi.
Aysun Kayacı olayını da (ne olayı?) bu seviyede değerlendirdik işte. Genç ve (çok) güzel bir kadın ya; aptal sarışın, manken, verdiği çıplak pozlara baksın, dizide soyunsun, kola içenleri öpsün, parti kursun ahahah, Aysun'un oyu 7 sayılsın, o dudaklarını büzüp playboyların yatağına girsin ve artık yazmaktan utanç duyduğum bir sürü saçmalık -ki bu konuyla çok az ilgilendim, çok azını gördüm eleştirilerin-... Bu memlekette son 1 ay içinde söylenmiş, Aysun'un söylediğiyle mukayese kabul etmeyecek saçmalıkta 100 tane cümle bulur koyarım buraya ama hiçbiri böyle değerlendirilmedi. Niye? Çünkü onlar bizim seks merkezli zihnimizde iş yapmaz, ya sakallı sakallı adamlar, ya da yüzü gözü pörsümüş teyzeler. Aysun'u ise arzu ediyoruz, ulaşamayınca vuralım bari abalıya diyoruz. Bu genellemenin dışında kalanların çoğu için de acımasızca cinsiyetçi yaftası yapıştıracağım evet. Koca koca devlet adamları (?), belli ki Aysun Kayacı'dan çok daha az demokrat milletvekilleri işleri güçleri yokmuş gibi, magazin programında söylenmiş bir söz hakkında uzun uzun açıklama yapıyorlar. Ellerinde olsa onlar da yalnızca kendi yandaşlarının oy vermesini isteyecekler, hatta genel seçimleri yazın ortasına denk getirerek bunu daha önce gösterdiler.
Bir de bir daha söyleyeyim. Bu kadar ciddiye almamak gerek. Oturup günlerce tartışılacak şey değil Aysun Kayacı'nın seçim sistemi hakkındaki düşünceleri. Aysun Kayacı'nın işi o değil çünkü. Kaldı ki benim beynimde yine binbir tilki dolaşıyor, acaba programdan önce Aysun Kayacı'nın söyleyecekleri belli miydi yoksa anlık bir cümle miydi o hâlâ her yerde konuşulan? Veyahut Aysun Kayacı'nın düşünceleri mi bu, yoksa ona bu rol mü uygun görüldü? Aysun Kayacı bu fikrini söylemeden önce kimseye danıştı mı? Falan filan.
*Wag the Dog

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder