25 Nisan 2008 Cuma

Hakan Hoca ve İsmet Özel Hakkında Az Buçuk

Kişisel ve Gereksiz Yazılar Serisi #2

Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuyum. İyi güzel, birçok insanın idealindeki okul tamam ama beş para etmezdi bana göre. Şimdi özlesem de lise günlerimi, bunun nedeninin Kadıköy Anadolu'nun güzelliği olduğunu sanmıyorum. Daha doğrusu okul görüntü itibariyle çok güzeldi, eğitimin ve yönetimin kalitesi ise hayli düşüktü. Her neyse, nereye geleceğim; Hakan Hoca'ya. Hakan Akçiçek, felsefe hocamdı benim. Mezuniyetten bir resmimizi koyayım hatta, ben zamanında kürsüye çıkmayı unutunca annemlere ayıp olmasın diye sembolik olarak çekilmiş, iyi çıkmamış...


İnsanın hayatında görebileceği en ilginç adamlardan biridir Hakan Hoca. Kendisini tanımadan önce okulda görürdüm, uyuz olurdum havasına. Ben Lise 1'deyken tören çıkışı benden bir şey istemiş, yaptırmak için ''Bak'' demişti, ''ben 8 tane derse giriyorum, illa ki biri sana da denk gelecek'' ve ben iyice uyuz olmuştum. Şimdi kim olduğunu unuttuğum bir Cumhuriyet yazarı konferans için okula geldiğinde söz alıp, 10 kelimelik bir cümle içinde 10 tane terim kullanarak agresif bir çıkış yaptığında kendisine uyuzluğum had safhaya ulaşmıştı. Ama iyi gülmüştük yazar Hakan Hoca'yı öğrenci zannedip ''Genç arkadaşımız...'' diye söze girince. Neyse.

Lise 2'de kesişti yollarımız Hoca'yla. İlk dersinde iğrendim kendisinden. Kendi kendine 40 dakika konuştu, bağırdı çağırdı ve başta öğrenci ve öğretmenler olmak üzere toplumun her kademesini eleştirdi. Kollarını açıp yara izlerini gösterdi, bu dedi bilmemnerde savaşırken oldu, bak şu kurşun şu da bıçak izi, vesaire vesaire... İyice aştı kendini, ''Bizim bu faşizan tutumumuz...'' ile başlayan cümleler kurdu, kendi kendine haklı çıkardı kendisini. 40 dakika boyunca ağzını açmaya cesaret edemedi kimse. Hemen ardından ikinci 40 dakika geldi, önce bir şeyler okudu, sonra da soru sordu Hakan Hoca. Kimsede bir şey söyleyecek hâl kalmamıştı. Sınıfta Serhat diye yüzünü görmeye tahammül edemediğim bir çocuk vardı; bir o, bir de ben söz alıp konuştuk, her şey normal seyrine döndü. İkinci üçüncü derslerinden birinde ''Sen Yurtseverlerle mi takılıyorsun?'' dedi bana, ''Yok, öyle değil.'' dedim, yoktu da zaten öyle bir şey. Aynı dersin ortasında yanıma gelip çık dedi sınıftan, ''Anlatacaklarımı dinlemene gerek yok. Senin tayfa aşağıda, git onlarla top oyna.'' Jest yapmıştı bana kendince ama paranoya yaptım ben, ulan dedim benimle ilgili bir şey mi söyleyecek acaba, Milli Güvenlikçiyle de takıştık... Top mop oynamadım, kapıyı dinledim. Benden değil, Atatürk'ten bahsediyordu, rahatladım.

O zamanlar her şeyi kategorize etmek isteyen çocuk kafam, ilk kez birini bir yere oturtamamıştı. Hakan Hoca bir Ali Şeriati'yi anlatırdı hayranlıkla, bir Marx'ı. Ülkücülerle iftara, komünistlerle eyleme giderdi. Anlam veremezdim, kategorize etmedikçe rahat da edemezdim. Zamanla öğrendim bunun gereksizliğini; insanları (önce kafalarda) ayırmanın Türkiye'deki problemlerin çözümünün en büyük düşmanı olduğunu. Uzun hikaye bu, girersek çıkamayız, konuya döneyim. Bir de hepten gerizekalılar vardı, ''MİT'çi bu.'' derlerdi! Zaman ilerledi Hoca'yı daha iyi tanıdık, samimi olup ilişkileri geliştirdik. Serhat'la beni seviyor görünürdü Hoca. Severdi diyemiyorum, seviyor göründüğünü biliyorum sadece. Ben severdim ama onu. Tanıdıkça da daha çok sevdim. Annesini babasını gördüm, Hoca'nın aksine normal insanlardı. (Geçen yıl Hakan Hoca'yı aradığımda babasını kaybettiğini öğrendim, rahat uyusun.)

Bir yanı çocuk, bir yanı yüz yaşında ölümü bekleyen bir ihtiyardır Hakan Hoca'nın. Alabildiğine okumuştur, feci birikimlidir, çok bilir. Diğer yandan bilinçli olarak üşütüktür. Misal otobüsün ortasında ''Huuaaaa'' diye bağırabilir, tanımadığı adama durup dururken ''Fortçu musun birader?'' diyebilir. Evine gidip film seyretmeye karar veririz, ''Bak bu film mükemmel, inanılmaz güzel.'' diye 20 tane film takar, hepsini 5 dakikada sıkılıp değiştirir. Başka şeyler var, burada yazmak ayıp olur. Kısaca diyeyim ki, Hakan Akçiçek özel bir adamdır, tanınması gerekir.

Peki niye yazdım bunları? Nereden çıktı yani şimdi? İsmet Özel hakkında konuşacaktım, önce bana İsmet Özel'i tanıtan Hakan Hoca'dan bahsedeyim derken uzadı gitti yazı. Değinilip geçilecek adam değil ki. İsmet Özel'e dönelim o zaman. Blogun ilk yazılarından biriydi, Esenlik Bildirisi'ni koymuştum. Severim bu şiiri, sağlıklı insan elinden çıkma değildir. Olamaz da, normal bir insan yazamaz bu şiiri. İsmet Özel'i çok fazla tanımam, şiirlerinin geneline yansıttığı dünya görüşüne katılmamakla birlikte soyadı gibi, Hakan Hoca gibi özel bir adam olduğunu da bilirim. Dün ilk kez televizyonda gördüm, 32. Gün'e katılmış. ''Ben üstünüm, çünkü Türk'üm.'' diyen bir adam vardı programda. ''Türk demek, Müslüman demektir.'' gibi daha başka bir sürü şey de söylüyordu. Programdaki diğer konuklara ''şeref yoksunu, zekası geri, ben senin hafifliğinde bir adam değilim'' gibi seçme hakaretler sunuyordu. Meğer İsmet Özel buymuş.

Yukarıda bir yerlerde, Hakan Hocalı paragrafların birinde söylediğim gibi, her fikri anlamaya çalışıyorum, hiçbirine kinim yok. Tahammül edemediğim tek görüş ise, içinde tahammülsüzlüğü barındırandır. Irkçılıktır. Ne adına yapıldığı önemli değil, faşizmdir. İsmet Özel de neymiş görmüş olduk. Utandım şiirini sevmekten. Yazık.

1 yorum:

Özgür UYGUN dedi ki...

Gerçekten güzel anlatmışsın bizim hikayelerimizde Aynı Yenidoğan Çok Programlı Lisesinde iKen bizimde dersimize girdi.Hakan hocamız bize gerçeklerden bahsediyordu bazen kabaca olsa bile bize kendini sevdirdi.Olaylara iyi yaklaşıp kavrayabiliyor zehir gibi kafası var.Hiç değilse bizim okuldaki Onca [geri zekalıya] gerçek adlarıyla hitap eden en değerli en özel hocamızdı ..