30 Mart 2008 Pazar

29 Mart 2008 Cumartesi

Zeki Alasya Metin Akpınar


Haybeden gündem yarattık, kendimizi Türk sinemasındaki ikililerin içinde bulduk. O hâlde ikili deyince ilk akla gelen ikiliyle devam edelim. Farkındayım cümlenin kakofoni içerdiğinin, bu durum o kadar önemli olsaydı emin olun değiştirir başka cümle kurardım.

Zeki ve Metin filmleriyle büyüyen birden fazla kuşak var Türkiye'de. Biz de ucundan kıyısından yakalamışız onlarla büyüyen son kuşak olarak. Eşzamanlı olmamış belki ama yeni kurulan özel televizyonların elinde kısıtlı malzeme olduğundan aynı filmleri defalarca izlemişiz, iyi ki de izlemişiz. (Kakofoni değil, tekrir bu defaki.) Ne var ki, Devekuşu Kabare zamanını ıskalamışız ne yazık ki. (Evet, devam edeceğim. Kakofoni yahut tekrir ne fark eder?) İşte o Devekuşu Kabare'den Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti ile alakadar bir kuple, ki en güzel bölümlerden biridir kanımca:



Aslında Zeki - Metin ikilisinin uyumundan, yollarını ayırdıktan sonra Zeki Alasya'nın gereksiz yönetmenlik sevdasından, Metin Akpınar'ın yanlış proje seçimlerinden, beraber oynadıkları son Güle Güle filminin ve ikisinin yılların eskitemediği başarısından, Zeki Alasya'nın başkomiseri canlandırdığı Türk Sineması'nın son dönemdeki en iyi komedi filmi Pardon'dan, Metin Akpınar'ın insanlığından, Sarıyer'de bir ayakkabıcının kendimi bildim bileli tüm gün kasetten Zeki - Metin kayıtları dinlemesinden falan da bahsedecektim, ama şunu izledikten sonra insan her şeyi bırakıp Zeki-Metin ikilisinin parodilerine gömülmek istiyor. Söz, sonra anlatırım bunları.

Tasarım Harikası


Before Sunrise

Before Sunrise. Ethan Hawke ve dünya tatlısı Julie Delpy başrolde. Başka rol yok zaten, bir tek ikisi var filmde. 24 saatten daha az zamanda geçiyor hikaye. Şiir gibi oldu anasını satayım, ne bu kafiye.

Aşk filmleriyle pek haşır neşir değilim. Ama ya bu film çok güzel, yahut bunu izlediğim vakit kıtalarca uzaklıktaki dünyanın en uç memleketinde, en az dokuz ay (9+12+12 diye gidiyor) görememek üzere ayrılmak zorunda kaldığım birine özlem duyduğum için beni çok etkiledi. İkinci seçeneği eliyorum, ben o işi yalan ettim ama film hâlâ aynı güzel film.

Filmi vizyona ilk girdiği sene izlemiş olanlar, 9 sene bekledikten sonra devam filmi olan Before Sunset'le geçmişe yolculuk yapma şansına erişti. Ben ve benim gibi hazıryiyiciler ise Before Sunrise ve Before Sunset'i arka arkaya seyredip 3 saatlik bir film ziyafetine tanıklık ettik. Şimdi yüzsüzlüğün dozunu arttırıyor ve bu iki filmin arka arkaya seyredilmesini salık veriyorum. Bunun bir adım ilerisi ise ''Zuhahaha mallara bak hacım, herifler bir film için dokuz sene beklemiş ahaha.'' mesajı vermek olur ki, bu gibi bir densizliğe kalkışmamakta ısrarcıyım. Zira, bizim üç saatte tükettiğimiz bu güzel hikayeyi, onlar 9 sene boyunca yudum yudum özümsemiş, içselleştirmişler. Hep içlerinde bir yerde ''Acaba Jesse ve Celine'e ne oldu?'' sorusuyla yaşamışlar, ya da ben abartıyorum, olur mu lan öyle şey. 9 sene boyunca bunu merak eden varsa da sağlıklı bir insan evladı değildir. Her neyse, biz Before Sunrise ile sonradan tanışanlar olarak filmi seyrettikten sonra Before Sunset için 9 sene bekleyecek değiliz elbette, gelmeyin üzerimize. Üst üste izleyeceğiz, var mı ulan?

Şu anda anlamış bulunuyorum ki tıpkı kitaplar gibi filmlerin de konusundan bahsetmek bana göre bir iş değil. (Sadece yukarıdaki resmin, filmin en güzel sahnelerinin birinden kırpıldığını söyleyeyim.) Üşeniyorum belki de, kolaya kaçıp sadece sıfatlandırıyorum filmleri. Ama zaten sinema eleştirmeni de değilim ki çok sağlıklı değerlendirmelerde, yerinde tespitlerde bulunayım, başka filmlerden özdeşlikler bulayım. İlk sinema yazımızın yetersizliğinin kılıfını da hazırladıktan sonra, yazımıza son verebiliriz.

Güzel film.

Gerizekalı Reklam Sloganları #3


Dabi Dabi

Fazla uzatamayacağım, zira bunu yazarken ellerim titriyor. Dabi Dabi her ne haltsa, öyle bir reklam yapmış ki maç izlerken korkuyorum. Devre arası olur olmaz o iğrenç sesin ''Dabi Dabi, Dabi Dabi, mısıııır çereziiii'' deyişini ve arkasındaki saçma sapan müziği dinlemek zorunda kalıyoruz bazen. Bazen diyorum, çünkü bazen de ne zaman çıkacağı da belli olmuyor, tam çıkmadı deyip televizyonun sesini açtığımda işte yine o ses: ''Dabi Dabi...'' Bu sloganı bulan adam ne düşündü acaba?

Kâbus.

28 Mart 2008 Cuma

Schachnovelle


Edebiyata girelim biraz da. Schachnovelle, Stefan Zweig'in eşsiz eseri. ''Satranç'' yani Türkçesi. Başlığı şekilli dursun, artistlik olsun diye öyle koymadım; olur da bir gün oyun hakkında da bir şeyler yazarım, karışmasın diye düşündüm. Ayrıca hesap vermek zorunda da değilim. Geçtim.

İnsan psikolojisini yemiş yutmuş bitirmiş, beynin işleyişini çözümlemiş Stefan Zweig eserinde. Bunu yaparken Nasyonal Sosyalizm'in kirli yüzüne değinmeyi de ihmal etmemiş. Değinmek kelimesi hafif kaçtığından şöyle de söyleyebilirim, belki de bu olağanüstü hikayenin yazılış amacı işbu ''değinme'' işlemidir, kim bilir...

Kitabın konusu üzerinde çok fazla durmak istemiyorum, zira hakkında hiçbir şey bilinmeden okunması isabet olacak türden bir öykü bu. Mümkünse kitabın arka kapağı dahi okunmamalı, 20 sayfa ileride ne olacağını bilerek okuyunca işin zevki kaçıyor.

Çok farklı bir bakış açısıyla yazılmış, olağanüstü bir eser. Tek handikapı, çok kısa. Keşke okumamış olsaydım, şimdi başlasaydım.

Cevat Kurtuluş - Sami Hazinses


Dünyanın en güzel ikilisi demiştik Münir Özkul ve Adile Teyze'mize. Lafımın da arkasındayım ama Türk sinemasındaki diğer ikilileri es geçmeye razı olmadı gönlüm. Yeşilçam'ın büyük karakter oyuncularından ikisi işte...

Cevat Kurtuluş, onca yıl Türk sinemasına değil de misal Hollywood'a emek verseydi, eminim ki bugün Türk gençleri tarafından adı daha çok bilinirdi. Sami Hazinses desen, o mahzun ifadesi ve buna rağmen canlandırdığı neşeli ve saf karakterler yerleşiyor akla ilk olarak. Hangi filme baksan o, 200'den fazla filmde oynamış. Tıpkı Cevat Kurtuluş gibi. Ne acıdır ki hep benzer rolleri oynatmışlar bu büyük adamlara. Cevat Kurtuluş; uşak olmuş, bakkal olmuş, piyana öğretmeni olmuş ama hep aynı arıza, pimpirikli adam olmuş. Sami Hazinses; aşçı olmuş, kemancı olmuş, bahçevan olmuş ama on filminin sekizinde o mahzun ifadeli ama neşeli, saf karakteri canlandırmış.

Çoğunlukla birlikte çıkmışlar hep karşımıza, birlikte kazınmışlar hafızalarımıza. Ama en büyük ortak noktaları, ikisinin de değerinin bilinmemiş, hak ettiklerinin verilmemiş olması. Ne yazık ki ikisi de yalnız ölmüş. Ama bu büyük sinema emekçileri canlandırdıkları karakterlerle çoktan ölümsüzleşmiş.

Büyük İstifham Üzerinde


- 1. şimdi sen olsan...

ilk sonbahar yağmuruyla oturduk hayli dertleştik
ben camın önündeydim o arkasındaydı
sen izmir taraflarında uzakça bir yerdeydin

dünden bugüne çektiklerin eksilmedi dedi yağmur bana
eksilmeyecek dedi bugünden yarına
bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin
sual sorduğun her şey senden sual soracak
bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksın

yağmurun altında insanlar biçimsizdiler
şimdi sen olsan ortalık şenlenecekti
sanki birdenbire ışıklar yanacaktı
oysa ben içimdeki kandili söndürecektim



- 2. gözlerimi kapasam

gözlerimi kapasam
akşam
bir karanlığın dibinden gözlerin ağzıma bakıyorlar
ellerimi yüzümü yıldızlarla yıkıyorum
saçların boynuma sarılıyorlar

gözlerimi kapasam
sen boyluboyunca yanıbaşımdasın
dişlerinin arasında bembeyaz bir nilüfer
alevleri bile öpebilirmiş gibi
güçlü ve gururlu ağzın
beni öptüğün zaman erkek seni öptüğüm zaman kadın
yanıbaşımdasın

gözlerimi kapasam
senin için bir mısra tasarlasam
bir renk düşünsem
başımı senin dizine koyduğumu uyuduğumu düşünsem
çocuğunmuşum gibi saçlarımı okşadığını
kocanmışım gibi yakama çiçek taktığını
bir yağmur şehrin bütün seslerini öldürse
sen ve ben günün yirmi dört saatını öldürsek
boğazlasak
ellerin göğsüme girse avuçlayıp kalbimi koparsa
sımsıcak
ben senin kanına girsem
kalbine kurulup otursam

gözlerimi kapasam
rüzgârın kapıları derhal açılacak
dağbaşlarının temkinli sessizliğiyle sonsuzluğu dinleyeceğiz
kendimizi inkâr edeceğiz
hele inkârımızı büsbütün inkâr edeceğiz
bütün münkirler günde beş vakit bizi inkâr edecekler
bir kibrit aydınlığında çatılmış kaşlarını göreceğim
jiletle çizilmiş gibi keskin
ince
içimde kanlı bir ihtilâl kopacak
dudakların bir akşam üstü dudaklarıma değince
kadehim kırılacak
münkirlere müminlere küfredeceğim



- 3. iki elin kızıl kanda olsa...

sökülüp
salkım salkım leylekler gelirse ilkbahar olur
kül mavinin yanına kirli sarı gelirse
sonbahar
sen benim yanıma gelirsen
kıyamet olur
bir damla gözyaşı okyanus boşluklarını doldurur
senin gözyaşların beş kıtayı eritirler
hünerli ellerin yeni bir dünya yaratırlar
gözlerimden milyonlarca yıldız çoğaltırsın
milyonlarca defa bakabilmem için
geceleri sana bir saniyede
parmaklarımdan istifhamlar çoğaltırsın
her ağacın dalına bir istifham asarsın
ölüme mahkûm eder beni asarsın
ben tutar seni asarım
karanlıkta kalmış çocuklara döneriz
artık ben diye bir şey kalmamıştır
sen diye bir şey yoktur
hiç gelmemişe döneriz
korkarız

gözlerine baktığım zaman
sonsuzluğu görebilmeliyim
parmaklarım dudaklarında dolaşırken
sonsuzluğa dokunmalı
konuştuğun zaman
sonsuzluğun sesini dinlemeliyim
bir istifham gibi eğilip
seni bir istifham gibi öpmeliyim
elimden ne gelirse yapmalıyım
bir tevrat bir incil bırakmalıyım
beni bir dağ başına koymalılar
başıma bir dağ koymalılar
anama avradıma sövmeliler
sen duymalısın
iki elin kızıl kanda olsa
gelmelisin



- 4. sen olmadığın vakit...

sen olmadığın vakit büyük yalnızlığım var
dalgaların kendilerini taştan taşa vurmaları
sonbahar yıldızlarının sessiz sedasız çırpınmaları
ve büyük yalnızlığım var
biliyorsun hani o
rüzgârın gözüne karanlık bir yelken gibi açtığım
içimsıra vahşi bir kadın gibi taşıdığım
yalnızlığım

sen olmadığın vakit o denizde
şarabım tuzlu bir lezzet kazanıyor
avuçlarımda bir ateş yanıyor
bir çift insan gözü
hırsızı iti uğursuzu
köpek gözü toz ve toprak
bir kadeh quantro bir kadeh rom bir kadeh yağmur
avuçlarımda ve çırılçıplak
sen olmadığın vakit ben de olmuyorum

o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
hazırdın
gitarını bir çocuk gibi dizlerine yatırdın
kanada'lı üç tayfa tezgâhın içine girdiler
karanlık kıllı kollarıyla şarkının içine girdiler
kavga çıktı birbirinin çenesini kırdılar
o denizde gördüğüm sen
benim için bir şarkı söyleyecektin
ağlayacaktın
görecektim
sıradan bir şarkı söyleyecektin
kanada'lı tayfalar kahrolup öleceklerdi
ben de ölecektim


- 5. değil mi ki...

şehrin üstünde tozlu bir ay silkinmektedir
mevsim yaz olmuş sonbahar olmuş ne umurum
değil mi ki o büyük istifham üzerindeyiz
birbirimizi seviyoruz
ve sevgimizden şüphe ediyoruz


Attila İlhan

Gerizekalı Reklam Sloganları #2


Nazo Meyve Suları

Nazo, Tang’in açtığı yolda ilerleyen ve sürekli olarak reklamlarına maruz kaldığımız bir toz içecek markası. Fakat bu kadar reklama rağmen Nazo’nun toz içecek markası olduğunu öğrenmek için araştırma yapmak gerekiyor. Zira reklamda Nazo’nun ne olduğuna dair herhangi bir ses yok. İnsanların pürdikkat reklam seyretmediği gerçeğiyle yüzleşirsek, bu büyük bir eksi. Ha peki görüntüde ne var? Reklamı izleyen de belki anlar belki anlamaz ürünün ne olduğunu. Hiçbir şekilde açık bir anlatım yok.

Nazo da reklamlarının anlamsızlığının farkına varmış olacak ki, reklamın ilk yayınından bir süre sonra bir ekleme yaptılar. Reklamın ilk halinde, son derece sinir bozucu bir vokalden kendisi dışındaki insanlar tarafından anlaşılması ciddi anlamda güç bir telaffuzla ‘’Var mı Nazoo gibisiii’’ şeklinde anlamsız bir cıngıl dinlemekteydik. Değiştirilmiş versiyonda ise bunun ardından ‘’Daha iyisi meyvenin kendisi’’ diyen bir erkek sesi bulunmakta. Ne yalan söyleyeyim, şahsen Nazo’nun meyve suyu olduğuna dair ilk işareti o zaman aldım. ‘’Meyve suyu olduğunu anladım.’’ diyemiyorum, zira yeterince açıklık yine mevcut değil. Hayır güzel reklam yaparsın, açık olmak zorunda olmazsın, insanlarda merak uyandırmış olursun. Ama bu derece sinir bozucu bir reklamla bu kadar kapalı bir anlatım birleşince ortaya çıkan sonuç benim kişisel görüşüme göre facia oluyor.

Gelelim asıl sorulara. ‘’Var mı Nazo gibisi’’ ne demek? Bu sloganla ne anlatmaya çalışıyorlar? Kim bulmuş bu sloganı? Bulurken ne düşünmüş? Etrafındakilere nasıl kabul ettirmiş? Peki müşteriyle nasıl anlaşmaya varmış bu konuda? Tüketicinin hangi duygusunu harekete geçirmeye çalışmışlar? İnsanları nasıl tavlamayı düşündüler? Bu reklam nasıl bir yaratıcılık barındırıyor? Bu soruların hiçbirinin cevabı yok maalesef. Varsa da benim aklım almıyor.

‘’Dabi Dabi’’ adlı mısır çerezi yahut bebek maması olduğunu zannettiğim bir ürünle birlikte, içinde bulunduğumuz zaman diliminin en kötü televizyon reklamları dalının bayraktarlığını yapan Nazo Meyve Suları, sırf bu yüzden kullanmamaya yeminli olduğum bir marka haline geliyor. Dipnot olarak şunu da belirteyim, bu kadar reklama rağmen herhangi bir yerde Nazo markalı herhangi bir ürün görmüş değilim. İlginç.

Like An Old Time Movie



Every time I see you
It's just because you're blue
You don't really need me
The way that I need you
Don't come on so groovy
You do better mean
You're like an old time movie
One that I already seen

Baby, yes I need your love
But I'm not gonna get this low
Don't you think that I can tell
When you've no place else to go
Could it be you misunderstood
When you tried to read my mind
Cause this time you will find
I'm gonna let you go
Every time I see you

You're like an old time movie
Baby, yes I need your love
But I'm not gonna get this low
Don't you think that I can tell
When you've got no place else to go
Could it be you understood
When you tried to read my mind
Cause this time you will find
I'm gonna let you go
Every time I see you
...

Scott McKenzie - Like An Old Time Movie

(Blog'un ilk post'una kardeş geldi...)

27 Mart 2008 Perşembe

Dünyanın En Güzel İkilisi

Söylenecek söz var mı? Ne güzel insanlar vardı bir zamanlar televizyonlarda. Bir tane normal insan var mıdır acaba Münir Özkul ve Adile Naşit'i sevmeyen? Bizim kuşağın en büyük talihsizliğidir belki onları layıkıyla yaşayamamak, onların filmlerini yazlık açık hava sinemalarında izleyememek, Adile Teyze'nin kuzucuklarından olup yatmadan önce onun masallarını dinleyememek. Keşke...


Gerizekalı Reklam Sloganları #1


Atv

Atv, ilk çıktığı zamanlarda kullandığı ‘’Atv seyredeceksiniz’’ sloganını artık sözsüz bir şekilde, sadece müziğiyle kullanıyor. Bu slogan belki o günkü rekabet şartlarında, yani rakibin pek fazla olmadığı günlerde Atv’ye başarıyı getirmiş olabilir. Fakat bugün bu sloganla halkın karşısına çıkacak bir televizyon kanalının herhalde izlenmemesi gerekir. Sadece reklamlara değil, medyayla ilişkili her alana baktığımızda halk zaten sadece bir bütün olarak ele alındığında değerli. Yani A kişisi tek başına hiçbir şey ifade etmezken, misal bir televizyon kanalının kapısından içeri girmek istese giremeyecekken, bir televizyon programına telefonla bağlanan ve halkı temsil eden bir vatandaş olduğunda, 'A Bey' olmakta. Programa bağlanmasına da gerek yok, televizyon programında sunucu ‘’Değerli Türk halkı’’ derken o kendisini ‘A Bey’ olarak hissediyor zaten. Yani buradan hareketle diyebilirim ki, televizyon izleyen geniş kitlenin herhangi bir üyesi olan A Bey, değerli olduğunu sadece bir bütün olan halkın bir parçasıyken hissedebilmekte. Bütün bunlara kendisi farkında olmadan maruz kalsa da, emir kipindeki ‘’Atv seyredeceksiniz’’ sloganı işte bu nedenle A Bey’in hoşuna gitmeyecektir. Çünkü o halktır. ‘’Değerli Türk halkı’’dır. Yalandan da olsa, o yalanın farkında değildir.

Bu slogan, doksanlı yılların başında mevcut olan şartlara göre kullanıldı, kabul. Ama Atv eğer bu sloganın bugünkü şartlarda hatalı olacağını düşünseydi sözsüz de olsa hâlâ bu sloganın cıngılını kullanmazdı. Nitekim, ben o melodiyi duyduğumda hâlâ beynimde ‘’Atv seyredeceksiniz’’ cümlesi yankılanıyor. Seyretmiyorum.

(Bir desimetre aşağıda Atv'nin açık olduğu bir televizyon resmi var, hayır ben çekmedim o resmi. Bu vesileyle 5. sınıftan sonra ilk kez ''desimetre'' sözcüğünü kullanmış oldum. Fakat eller alışık olmadığından ilkinde ''desmietre'', ikincide ''demisetre'' gibi gubidik harf toplulukları ortaya çıktı. Neyse elim alışsın biraz. Desmietre, desimetre, desimetre, desimetre... Bu gereksiz cümleleri kurma nedenim, aşağıdaki resmin gerçekten tam bir desimetre aşağı gelmesini sağlamaktı. Meraklısına not, yukarıdaki satırdaki ''desimetre'' kelimesi yine ''demisetre'' olarak döküldü bilgisayar ekranına fakat bu, kasıtlı yapılmış zorlama bir hata olarak görülebileceğinden düzeltmeyi uygun buldum. Evet sonunda aşağıdaki resim tam bir desmietre aşağıya geldi sayılır. [Bunu ölçen olursa, yazık. Bir daha okumasın bu blogu.] Evet bu sefer bilerek yanlış yazdım ama doğru yazmaya çalışsaydım da belki bu şekilde yazardım. Haydi herkes denesin ''desimetre'' yazmayı. Yazılmıyor, cidden. Hatta iyice kafası karışıyor insanın, her şeyi yanlış yazmaya başladım ben. Bu blog'un takipçileri varsa eğer, sanırım bu gerizekalı pagarraftan sonra kararlarını yedinen gödzen geçirceeklerdir. Halbuki ne güzel başlamıştık yazıya yahu, tüh. Olsun, ben ''desimetre''yi hatırladım ya, o bana yeter. Neden öğretmişlerdi bize bu kelimeyi acaba? Şu hayatın içinde desimetre diye bir şey olsa ne olur, olmasa ne olur? Boyu sorulduğunda desimetre cinsinden cevap veren adam var mıdır mesela? Veya ''Hakem barajı 9 metre 1,5 desimetre uzaklığa çekti'' diyen spiker duydunuz mu hiç? Ulan aklıma geldikçe yazdım ama bir desimetreyi de geçtik bak, yazık oldu. İleride bu yazıya bakıp utanç duymamak dileğiyle, ''yazıyı yayınla''ya bastım gitti.)

Çamaşır Suyu Pazarında Konumlandırma Savaşları


Ace, kurulduğu 1990 yılından beri Türkiye’deki çamaşır suyu pazarında boy göstermekte olan bir markadır. 2004 yılında çıkardığı ‘Ace Deterjan’ ile farklı alanlarda da boy göstermeye başlamıştır.

Yıllarca çamaşır suyu pazarındaki tek güçlü marka olan Ace, ciddi bir rakipsizliğin de avantajıyla çok da zorlanmadan uzun süre bu pazarı domine etmiştir.

Ace’nin hitap ettiği kitle tabii ki en başta ev kadınlarıdır. Müşterilerinin çok büyük bölümü bu kitleden olan Ace’nin konumlandırma stratejisi klasiktir: ‘Daha iyiyi daha ucuza satmak’. Reklamlar için yaratılan ve 90’lardan bugüne karşımıza çıkmakta olan ‘Ayşe Teyze’, kendisi gibi ev hanımlarının yanındadır, onları daha iyi çamaşır suyu olan Ace’ye yönlendirmektedir. Ayşe Teyze o günün şartlarında samimi bir karakter olması dolayısıyla adeta adının başına gizli bir ‘Kahraman ev hanımı’ sıfatını eklemiş, ev hanımlarının gözünde yükselerek güvenilir bir kahraman haline gelmiştir.

Ace reklamlarında dikkat çekilmesi gereken nokta, eski reklamları incelediğimizde niteliğin fiyata göre daha ön planda olduğunu görmemizdir. Eskiden Ayşe Teyze çamaşırların ‘cart diye’ yırtıldığını, Ace kullanılması gerektiğini söylerken, bugünkü Ayşe Teyze, sıklıkla Ace’nin fiyatından dem vurmaktadır. Bunun sebebi, Ace’nin pazarda eskisi kadar yalnız olmamasıdır. En az Ace kadar kaliteli sayılabilecek Kosla gibi markalar çıktıkça, Ace’nin ‘daha iyi’ odaklı stratejisi, giderek ‘daha ucuz’a yaklaşım göstermiştir. Bu gibi yeni markaların Ace’ye etkisi bununla da kalmamıştır. Kosla’dan örnek verelim, bu markanın konumlandırmada ne kadar başarılı olduğunu ve bunun Ace’yi nasıl etkilediğini görmek mümkün.

Tipik bir çamaşır suyu olan Kosla, pazarda kendisinden önce var olan Ace’nin hakimiyetini bildiğinden asla kendisine çamaşır suyu dememiştir. ‘Çamaşır suyundan çok ötesi’ sloganıyla belli bir bilinirliğe ulaşan Kosla, gözüne renkli çamaşır pazarını kestirmiş ve bu alandaki boşluktan çok iyi bir şekilde yararlanmıştır. Bu başarısını kararlı reklamlarla pekiştiren Kosla da reklamda geleneksellik konusunda Ace’nin yolundan gitmiş, Ace’nin ısrarlı Ayşe Teyze içerikli reklamları gibi Kosla da birbirinin farklı versiyonları fakat aynı mantıktaki reklamlar yapmıştır. Kosla reklamlarında ısrarla sahibinden izinsiz bir şekilde gömleklere farklı lekler bulaştırıp, gömleği lekelendiğinden tepki gösteren kişi ‘’Kosla’ya (yahut misal Kosla Pres’e) güvenin’’, ‘’Meraklanmayın, Kosla var.’’ gibi telkinlerle sakinleştirilir ve nihayet bu lekeleri temizleme yoluna gidilir.

Kosla akıllı stratejilerle kendine sağlam bir yer edinirken, Ace biraz sarsılmış ve kendisine yeni yollar aramak zorunda kalmıştır. Bunun sonucunda 2004 yılında renkli çamaşırlar için Ace Gentile piyasaya sürülmüş fakat pek başarılı olamayıp liderliği yine bir Kosla ürününe bırakmıştır, Kosla Oxi Vanish Multi.

Özetlemek gerekirse, 90’lar başında rakipsizliğin getirisiyle zorlanmadan çamaşır suyu pazarının lideri olan Ace için asıl zorluk, Kosla gibi dişli bir rakip marka piyasaya sürüldükten sonra başlıyordu. Bu güçlü rakip karşısında Ace elbette yıkılmıyor, belli bir kitleye hitap etmeye devam ediyordu fakat genel itibariyle bunun Ace için çok da başarılı bir süreç olduğunu söylemek mümkün değil.

Ace cephesinde bunlar yaşanırken, Kosla da pazara giriş aşamasında pazardaki eksiklikleri iyi analiz edip, çok başarılı bir konumlandırma stratejisi izliyordu. Halkın yıllardır beynine kazınmış olan çamaşır suyunun beyazlar için olması durumunu pazara yeni giren, henüz belli bir güvene ulaşmamış bir markanın değiştirmeye çalışması nafile olacağından da ‘Çamaşır suyundan çok öte’ sloganını kullanıyordu.. ‘Henüz belli bir güvene ulaşmamış’ dediğimiz Kosla bu şekilde piyasaya çıkarken, halkın güvenini tartışmasız bir şekilde kazanmış Ace, halkın kafasındaki ‘Çamaşır suyu beyazlar içindir.’ görüşünü değiştirmeyi başaramıyor, yeni ürünü Ace Gentile’yi kısa sürede piyasadan çekiyordu, çünkü bir kez kendilerine çamaşır suyu demişlerdi ve bunu değiştiremezlerdi. ‘Çamaşır suyundan çok öte’ sloganındaki kilit kelime ‘öte’. Kosla, bu alanda bir ilke imza atmış oluyor, böylelikle ‘yenilikçi’ yakıştırmasına kavuşuyordu. Bu sıfatı aldıktan sonra her şey kolaylaşıyor, önce genç neslin beğenisini kazanma yoluna giden Kosla, daha sonra reklamlarında bu gençlere Kosla’yı annelerine tavsiye ettiriyordu!

Tüm bunların ardından Ace’nin tek yapabileceği, fiyatıyla ön plana çıkmak oldu ve tüm reklamlarıyla da bunun üzerine gittiler. Böylece Kosla, konumlandırmasını iyi yaparak yılların Ace’sinin strateji değiştirmesini sağlamış ve kendisine haklı bir yer edinmiştir.

26 Mart 2008 Çarşamba

Beş Kuruşa Aşk Şarkıları


Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
kalandı çok eski günlerden
bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
aşkımı pekiştirsin diye sevince.
Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
bana neydi gülmeler, şarkılar
otobüs durakları, alandaki kalabalık
geldi durdu, alana merhaba dedim.

Bir göz bozgundur yerine göre
vururdu pencereme rüzgâr,
ben hep öyle bir gözdüm
çığlığını kendine saklayan.
Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
apansız geliverdi sokağıma.

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Hıncım bana kalsın diyorum
çünkü ben bu kenti kendimde büyüttüm
bir barbarın vahşi ateşiyle,
çünkü yapılarının taşında onulmazlığım
çünkü şarkılar kanımın bedeli.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi.

Denizler benim kadar kıpırdayamaz
bak şimdi parklardayım
bir çocuğun menevişli gözlerinde.
Hüzünleri bırakmanın günü
günü çığlığı olmak dünyanın,
hüznümü iki kat ediyor ama
gecede alnıma dayalı alnın.


Ahmet Oktay

Mevsimsiz Kar



Klip değil bu. Biri şarkıyı internet ortamına aktarmak için rastgele kar resimleriyle bezemiş. O hâlde klibi bırakıp ezgiye bakmak lazım. Hatta ona bırakmak kendini...

20 Mart 2008 Perşembe

... Rağmen

19 Mart 2008 Çarşamba

Hesapsız Duygular


Bil ki
üzgün bırakıp ayrılırken
caddeler
kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır.

Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan
bir şarkı gibidir dönüşündeki haz

Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret
bazen nelere değmez
subaşından ürkütülmüş ceylanın
sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader
sanki süzülüp kalbine gelir

Yanıp sönen solgun
ve kararsız ışıkları sehrin
topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar
gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış
takılıp gölgesine derinliklerin
uzaklaşır.

Oysa tayların körpecik kuyruğuna
parlak yelesine bağlanan kurdela
huylarını gizlice dizginlemek içindir

Ve bilmediğim acılar
yemişine kuşların konmadığı ağaçlar
sarmaşıklar altında

Seni birazdan ay batarken anacağım
fakat unutma ki yaşamak
sonsuz bir tadla onarıyor
hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı


Nihat Behram

Nerelerdeydin?


''Nerelerdeydin'', Aylin Urgal'ın bir şaheseri. Türk pop müziği tarihinin en müthiş çalışmalarından biri. Yukarıdaki, klip değil; yine güzel bir şarkının saçma sapan görüntüler eşliğinde internet ortamına aktarılmış hali. Yani oturup ''adam video koymuş, izleyelim'' diyen yanılır. ''Oynat'' tuşuna basmak ve bilgisayarın hoparlöründen gelecek sesle birlikte hayatın doğal akışına devam etmek lazımdır. (28.07.2008 Eki: Video out, Audio in. Kaldırdım görüntüyü.) Bu kadar boş cümlelerin ardından durumu kurtarmak için Aylin Urgal'dan bahsetmemin sakıncası olmayacağını umuyorum.

Aylin Urgal, tam adıyla Rezzan Aylin Soyurgal, eşi Birol Soyurgal'ın orkestrasında solist olarak hayatına devam ederken, 1 Numara Plak'ın sahibi Ali Kocatepe tarafından keşfedilir ve 1975 yılı Aralık ayında ilk plağını çıkartır. Bu plak ve hemen ardından gelen ikincisi, Aylin Urgal'a şöhreti ve başarıyı getirir.

1979 yılında ikiz çocukları Tevfik ve Uğur'u dünyaya getirdikten sonra sahne çalışmalarına ara verir. 1 yıl sonra döndüğünde, arabesk modası nedeniyle eski başarısına kavuşamaz. Buna yaşadığı kişisel problemler de eklenince, 1981 yılında intihara teşebbüs eder. 1985'te 4 aylığına sahneye çıkmak üzere Ankara'daki Goldfinger adlı gece kulübüyle anlaşır. 28 Nisan gecesi buradaki son programına çıkar ve de dönüş yolculuğuna... Kalanı aşağıda.

Denizin Ardı Özgürlük


Ne demeli şimdi
Bir çiğdemin toprağı yırtışını seyredişim
Göğe mi dokunmalı, ucuna mi körpe filizin
Öyleyse karanlık sokaklarda koştuğumu düşün
Ay gene bir kadın gibi sarkıyorken denize
Dirseklerimle böğrüme gömdüğüm titremeyi düşün
Oradan göğsümü kaplayışını soğuk bir terin
İlk sözcüğü anlamla birleştiren çocuğu düşün
Onun kavradıkça derinleşen şarkısını
Vay perçemine günün huysuzluğu dolaşan kısrak
Vay acemi öpüşlerden gövdeme boşalan acımtırak haz
Telaş, kıvranış parıltılı gözlerdeki atılganlık
Ya görevin ne senin görevin
Oynaşmak değil mi içimdeki savaşmak duygusuyla
Ve benim nevresimim kararmışsa kirden, rutubetten
Sarhoşsam gülümseyişlerden ağlayışlardan
Ve kaynak sularıyla üstüme yağan aydınlık hülyaları
Senden gelen ısıyla koruyorsam
Ne demeli şimdi
Ey serçelerin sabahlarla doluştuğu cıvıltı
Ey bir romanın olur olmaz yerinde dikkatti çeken hayal
Kalbimi çevreleyen sevda gözeneği
Acıyış, şefkat, umursayış, hırçınlık seli
Beni düşün öyleyse
Beni hayretin ve karanlığın eşiğinde
Beni fitillerde başlayan bir fısıltı
Anında ilk satırını yazarken bir bildirinin
Kulaktan kulağa dolaşan haberlerin bağrında
Beni dar camlarda değil
Bir bulutun seyrinde düşün
Burada, ortasında sıçraya sıçraya kabaran alevlerin.


Nihat Behram

18 Mart 2008 Salı

Bıraktım Gitti


En çok üzerine kalem oynatmak istediğim konulardan biri geçtiğimiz cuma günü yapılan iş bırakma eylemiydi fakat evdeki telefon hatları çalışmaz oldu, haliyle internet de. Nasıl oluyorsa internet bir ara geldi gitti, o arada da ben fırsat bulamadım. Yazmak için internete gerek yok deyip oturduğumda elektrikler kesilip yazdıklarım boşa gidince, büsbütün şevkimi kaybettim.

Yine de içime sinmiyor bu güzelliğe kayıtsız kalmak. Tek söyleyeceğim şudur ki, bu ülkenin emekçisi uyanıyor. Önce Yörsan direnişi, ardından 14 Mart eylemi. Hükûmet yanlış yolda devam ederse genel grev... Katılım yeterli değildi, evet. Son 17 yılın en geniş katılımlı iş bırakma eylemi olmasına rağmen yeterli değildi. Katılım ne kadar geniş olursa olsun yeterli haklara kavuşamayacakları, buna izin verilmeyeceği de bir gerçek. Ama bu eylem, emekçinin sahipsiz olmadığını göstermesi açısından çok önemliydi. Bu kadar acımasız bir yasa tasarısına tepki gösterilmeseydi artık bu ülkede herkesin istediği gibi at koşturabileceği netleşmiş olurdu. Tabii ki zaten öyle oluyor fakat buna sesini yükseltmek, yükseltebilmek cesaret gerektirir ve biz cuma günü o cesarete şahit olduk.

SSGSS geçmeyecek!

Ne İstediniz?

TRT Kürtçe yayına başlayacakmış. Peki onun suçu neydi? Horoz misali erken ötmek mi? Böyle bir şey değil ki bu.

15 Mart 2008 Cumartesi

AKP'ye Kapatma Davası

Çok fazla hukuk bilgisi sahibi değilim, eğer AKP'nin kapatılması için gerekli şartlar mevcutsa AKP tabii ki kapatılsın. Şunu da söyleyebilirim ki ben sadece kendi adıma düşündüğümde, zihniyetlerinden nefret eden birey Atahan olarak bundan mutluluk duyarım. Ama parti kapatmanın hiçbir şeyin çözümü olmayacağının bilinmesi gerekir, bir. İkincisi, hiçbir şahıs veya kurumun bundan prim yapmaması gerekir. Olması gereken bu, ama öyle olmayacak. Ne olacak? Yine aynı yerde dön baba dönelim olacak, başka bir şey değil.

Böyle davalarla hiçbir yere varamayacağımız çok açık. O yüzden değil sevinmek, sinirlenmekten başka bir şey gelmiyor benim elimden. Bu kapatma davasından prim yapacak olanlar yıllardır böyle küçük işlerle uğraştıkları, geniş açıdan bakmayı beceremedikleri için her şeyini plânlı yapan AKP tarafından seçimlerde ezildiler. Bu dava da yine AKP'ye yarayacak. Ama esas sorun yine bu değil. Benim endişem ''AKP'nin yenisi kurulacak, yine onlar iktidar olacak, hem de daha fazla oyla.'' değil. AKP'ye oy veren büyük kitle -ki hiç fark etmez, isterse %1 olsun- ne olacak? İçine düşecekleri boşluktan mı faydalanılacak? Ne zaman öğreneceğiz yenilgiyi kabullenmeyi ve futbolcu deyimiyle ''önümüzdeki maçlara bakmayı''? Hatalardan ders çıkarmak yerine bel altı vurmak için bu heves neden? Böyle böyle bir arpa boyu yol alamıyoruz ülke olarak. Zamana ayak uydurup yeni yöntemler geliştirmek yerine başarılı olanı tutup aşağı çekmek tek bildiğimiz. (Başarıdan kastımın seçimdeki başarı olduğunu söylememe gerek var mı?)
Parti adı AKP olsun, DTP olsun, CHP, ÖDP olsun hiç önemli değil. Nitekim DTP davası hakkında bir yerlerde yazdıklarım, bugün AKP'ye açılan dava hakkındaki düşüncelerimle aynıydı:
''Parti kapanacak, tamam. Parti üyelerine siyaset yasağı getirilecek, ona da tamam. Peki DTP'ye oy veren kitle ne olacak, onları da araştırıp oy kullanma yasağı mı versinler? Görmezden mi gelelim ülke olarak?

DTP kapanır, kimseye siyaset yasağı gelmeyeceğinden yenisini zaten kurarlar. O hiç önemli değil. Asıl önemli olan insanların neden DTP'ye oy verdiklerini düşünüp de bundan sonuç çıkarmak. Bunu da yapmaya niyetli pek kimse yok maalesef.''

AKP'nin kapatılmasını ihtimaller dahilinde görmüyorum, o apayrı bir mevzu. Ama şu resimdeki demokrasiden anlamayan şahısların demokrasi bekçiliği yapmalarından, üstelik bunda haklı olmalarından midem bulanıyor. AKP zihniyetinin haklı yöntemlerle çürütüleceği bir ülke ve ona layık bir halkın olduğu günleri görmek dileğiyle...

14 Mart 2008 Cuma

Youtube Yasağı

Hayır yorum yapmayacağım. Ülke babalarının malı değil mi, istediklerini yaparlar. Sadece blogdaki videoların geçici olarak serviş dışı olacağı duyurusunu yapmak zorundayım. Geçici olarak, çünkü yarın öbür gün paşa gönülleri öyle ister, veya ne bileyim çoluk çocuklarının ödev yapmak için siteye girmesi icap eder, şakkadanak açarlar tekrar siteyi.

Ha ne diyordum. Videolarımız geçici olarak servis dışı. Benim de bu konuda söyleyeceğim budur.

13 Mart 2008 Perşembe

Otherwise



Şarkı sözlerini yazacaktım, vazgeçtim. Şarkı ve hayatıma etkisi hakkında uzun uzun bir şeyler yazacaktım, yine vazgeçtim. Bundan daha güzel bir şarkı yapılabilir mi? Hayır yani soruyorum, yapılabilir mi? Evet tabii ki yapılabilir ama o kadar da kolay değil. Tokattır bu şarkı, tokat. Yıllar sonra gelen, geç kalmış tokat. Morcheeba'dan Otherwise.

12 Mart 2008 Çarşamba

Yaprak Dökümü

Quisiera tener alas para volar,
para volar,
quisiera tener alas para volar,
quisiera tener alas para volar.
Para volar
cruzar por el espacio en libertad
cruzar por el espacio en libertad.
En libertad, como los pajarillos
en libertad
que nadie me pregunte: ¿a dónde vas?

En Libertad / Inti-Illimani

11 Mart 2008 Salı

Küçük Kız Motifi

Böyle bir şey var. Kızlar içinde bulundukları zor durumları aşmak için ''küçük kız'' rolüne bürünüyorlar. Şirinlik olsun diye çocuk sesiyle konuşmak değil sözünü ettiğim. ''Bu küçük kız çocuğu hiç...'' ya da ''Küçük bir kızın dünyasındaki tüm...'' kalıplarıyla başlayan cümlelerden bahsediyorum. Bugün fark ettmiş bulunuyorum ki duymaktan bıktıklarım arasında ilk sıralarda kendine yer edinmiş bu cümleler. Bu çok açık ki bir çeşit duygu sömürüsüdür, demagojidir, istismarın ağababasıdır. Ve ben o kadar aptalımdır ki bunu her duyduğumda içimden bir şeyler kopar, üzülürüm, kendimi suçlu hissederim. Ulan Ata, ne biçim adamsın sen, bak gördün mü incittin küçücük kızı, tu sana yazıklar olsun! Bunu hissettirmektir yani kullanım amacı. Ve ben bile bile yine de hissederim. Dünyanın en haklı insanı olsam, o an yine kendime haksız muamelesi çekerim.

Çok şükür kullanım alanı sınırlıdır. Favori durum ayrılıklardır. İyi de neden ''kız çocuğu''? Masumiyetten mi? Ben senin azılı bir katil olduğunu hiç düşünmedim ki. Şirinlikten mi? E hadi buna ihtiyacın yok diyelim. İlgi mi istiyorsun? Küçücük kız çocuklarının gördüğü ilgiyi kıskanmak hiç yakışıyor mu sana? Yapmayın şunu beya.

10 Mart 2008 Pazartesi

Poema X

Hemos perdido aun este crepúsculo
Nadie nos vio esta tarde con las manos unidas

mientras la noche azul caía sobre el mundo.

He visto desde mi ventana
la fiesta del poniente en los cerros lejanos.

A veces como una moneda

se encendía un pedazo de sol entre mis manos.

Yo te recordaba con el alma apretada

de esa tristeza que tú me conoces.

Entonces, dónde estabas?

Entre qué gentes?
Diciendo qué palabras?
Por qué se me vendrá todo el amor de golpe
cuando me siento triste, y te siento lejana?

Cayó el libro que siempre se toma en el crepúsculo,

y como un perro herido rodó a mis pies mi capa.

Siempre, siempre te alejas en las tardes

hacia donde el crepúsculo corre borrando estatuas.

Latin Amerika'da Dengeler Karışıyor


Böyle olacağı 2 Aralık'taki referandum sermaye medyasının üstün çabasıyla %51'e 49 kaybedildiğinde belli olmuştu ama bu kadar erken de beklemiyordum. FARC liderlerinden Raul Reyes ve 16 (23?) arkadaşı Kolombiya ordusu tarafından öldürüldü. Katliamın tam da FARC'ın Chavez arabulucuğuyla barış adımları attığı dönemde, üstelik izin almadan girdikleri Ekvador topraklarında yaşanması, olayın o kadar da basit olmadığını gösteriyor.

Nitekim Latin Amerika'da işler karıştı ve neredeyse savaşın eşiğinden dönüldü. Chavez benzer bir olayın Venezuella topraklarında gerçekleşmesi halinde savaşa yol açacağını belirtti ve Kolombiya sınırına asker yolladı. Venezuella'yla birlikte Ekvador ve Nikaragua da Kolombiya'yla tüm diplomatik ilişkilerini kesti. Kolombiya Başkanı Alvaro Uribe, bu iki ülkeyi terörizme destek vermekle suçlayarak ipleri iyice gerdi. Savaş çıktı çıkacak derken özellikle Chavez'in uzlaşmacı ve sağduyulu yaklaşımı (bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi) şimdilik ortamı yumuşattı.

Şimdilik yatışan sinirlere rağmen, bu uzlaşı uzun ömürlü olacak gibi durmuyor. Zira Amerika'nın Latin Amerika'daki kolu bacağı diyebileceğimiz Kolombiya'nın ortalığı karıştırması sebepsiz değil tabii ki. Plân belli ve uygulamaya geçirilmesi için uygun zaman kollanıyor. Öyle ya da böyle, en ufak bir karışıklıkta Amerika'nın Kolombiya'ya yardım bahanesiyle askeri müdahalede bulunması kaçınılmaz. Nitekim Bush hiç beklemeden Kolombiya'ya destek verdiklerini açıklamış bile.

Yani nedir? Ortadoğu'da uygulanan politika aynen Latin Amerika'da da uygulamaya konmak istenmektedir. Başaramayacaklarından umutluyum. Umudumun kaynağı da doğrusuyla yanlışıyla işte bu adam...


Gördüğümüz gibi arkasına Bolivar'ı almış yürüyor. Mükemmel mi? Değil. Ama en azından umut veriyor.

9 Mart 2008 Pazar

Hrant

Şu dağdaki gezene bak
Gözlerinin rengine bak
Seni vuran beni de vursun
Şu feleğin işine bak

Dağlarda talan olur mu
Dosta hiç yalan
Ölürsem duyan olur mu
Şu feleğin işine bak

8 Mart 2008 Cumartesi

Littlest Things



Özel. Ve güzel.

(Çok sonra gelen ek: "-di".)

7 Mart 2008 Cuma

22: The Death of All The Romance



The Dears, güzel müzik icra eden bir gruptur, en güzel şarkısı budur. Buna ilaveten, parça ne kadar güzelse klip de o kadar güzeldir. ''Şarkı'' kelimesi yerine neden ''parça'' demeyi seçtim bilmiyorum, böyle daha bir havalı oluyor sanki. Vj terminolojisi kullanayım da namım yürüsün der ve memleketimin tüm artizlerine (evet 'z' ile) selam durur, saygılar sunarım.

Blog'a video koymak pek adetim değildi şu ana kadar. Şunu bir koyalım da klip neymiş sergileyelim dedim. Şimdi kontrol edeceğim; baktım ki video eklemek siteyi yavaşlatıyor, bir daha böyle bir hataya teşebbüs etmem. Ha yok işleri zorlaştırmıyor da ayrı bir renk, bir zenginlik katıyorsa birkaç video koyarım. Aklımdan geçen her şeyi de yazıya dökmek zorunda değilim ayrıca, dolayısıyla bu paragrafın burada hiç olmaması gerekiyordu. Bunlar benim içseslerim ey okur! Haddini bil, sınırlarını aşıp özelime girme.

6 Mart 2008 Perşembe

Esenlik Bildirisi

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız
ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir
söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız
öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın
ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir
haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın
yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.

İsmet Özel
1973

5 Mart 2008 Çarşamba

69 Love Songs

Odessey & Oracle deyince aklıma The Magnetic Fields'in bu güzel albümü geldi. Henüz sadece birkaç kez baştan sona dinlemiş biri olarak modern zamanların Odessey & Oracle'ı ya da Pet Sounds'u olarak gösterebilirim bu albümü. Tamam tabii ki mukayese kabul etmez ama günümüz şartlarındaki yeri budur bu albümün; güzellik bakımından olmasa da konsept açısından öyle en azından.

Şimdi... İlk olarak ''Absolutely Cuckoo'' çıktı karşıma tesadüfen. İndirip dinledim, ne güzelmiş dedim. Last Fm sayfasına girip tiplerine baktım adamların, yok dedim uyuzdur bunlar, diğer şarkılarını indirmeden geçtim.

Sonra Tindersticks'in Let's Pretend'ini indirmek için arattım, karşıma ''Let's Pretend We're Bunny Rabbits çıktı. Çok ısrar ettiler dedim, indireyim haydi bunu da. Bu şarkı da idare eder dedim, diğer şarkılarıyla yine de ilgilenmeyecektim. Gel gör ki albümün adı ilginç geldi, şarkıları aratmaya karar verdim. Şarkı isimleri de gözüme yaratıcı görününce ve bu albümün gerçekten de 69 şarkılık bir koleksiyon olduğunu anlayınca, projeyi de yaratıcı buldum ve albümü edinmeye kararverdim. Sonuç pozitif.

Bugüne kadar nasıl haberim olmamış bu albümün sahibi olan güzel adamlardan, hayret.
Tavsiye ediyorum!

4 Mart 2008 Salı

Jusqu'ici Tout Va Bien

Daha bu bir şey değil, 49'dayız.

3 Mart 2008 Pazartesi

Odessey & Oracle

The Zombies’in 1968’de çıkardığı, gelmiş geçmiş ve gelecek en iyi albümlerden biri. Bu abartısız yorumumdu; biraz mübalağa etmeye meyletsem ‘’insanlığın başına gelmiş en güzel şey’’ de diyebilirdim. ‘’British Psychedelia, The Zombies, en’’ kelimelerini, uygun sıfatı bir türlü bulamadığım için cümle içinde kullanamıyorum. Yalnızca binlerce kez dinlense doyulamayacak bir yapıt olduğunu ekliyorum.

Dikkat çekeceğim bir diğer nokta, Odessey & Oracle’ın az bulunan German Import’unun albümün değerine değer katmasıdır. Esas albümdeki 12 şahesere 16’sının daha eklendiği bu albüm Zombie Heaven projesinin ikinci CD’si olarak ‘’Odessey & Oracle and the Lost Album’’ adıyla da bulunabilir. Her ne kadar albümdeki en güzel şarkılar çoğunlukla ilk 12’de konuşlanmış olsa da, arkadan gelen 16 da bünyesinde ‘’Imagine the Swan’’, ‘’Girl Help Me’’ gibi müthiş sürprizler barındırmaktadır.


1. Care of Cell 44 (çok hoş)
2. A Rose for Emily (çok hoş)
3. Maybe After He's Gone (hoş)
4. Beechwood Park (harika)
5. Brief Candles (çok güzel)
6. Hung Up on a Dream (mükemmel)
7. Changes (şahane)
8. I Want Her She Wants Me (çok güzel)
9. This Will Be Our Year (süper)
10. Butcher's Tale (nefis)
11. Friends of Mine (çok hoş)
12. Time of the Season (popüler)

+

13. I Call you Mine (pek güzel)
14. She Loves the Way They Love Her (hoş)
15. Imagine the Swan (inanılmaz)
16. Smokey Day (güzel)
17. If It Don't Work Out (hoş)
18. I Know She Will (pek hoş)
19. Don't Cry for Me (vasat)
20. Walking in the Sun (hoş)
21. Conversation Off Floral Street (başarılı)
22. I Want You Back Again (eh)
23. Gotta Get a Hold of Myself (eh)
24. Goin' Out of My Head (80’leri erken getirmişler)
25. She Does Everything for Me (güzel)
26. Nothing's Changed (hoş)
27. I Could Spend the Day (çok güzel)
28. Girl Help Me (müthiş)

2 Mart 2008 Pazar

Mustafa Kemal Can'ın Ardından

İlk Kemal Sunal'a yakıştıramamıştım ölümü, inanamamıştım öldüğüne. Ardından Barış Manço'nun göçüyle hissettim aynı duyguyu. Artık büyüdüm, ölümün doğallığını anladım derken Mustafa Kemal Can'ın ölümüyle yine aynı his saplandı içime.

Unuttum zannettiğim anılarım bir anda canlandı kafamda. Seni çileden çıkardığımız anlar geliyor aklıma. Bir de marifetmiş gibi yıllarca anlattık sana yaptıklarımızı. Hocam, ''affet'' demiyorum çünkü içten içe bizi öyle de sevdiğini biliyorum. Biz de seni sevmiştik hocam. Farkında olmasak da seviyormuşuz en azından...