30 Nisan 2008 Çarşamba

Dene-me

deneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme denemedeneme deneme deneme denemedeneme deneme deneme deneme deneme denemedeneme deneme deneme

25 Nisan 2008 Cuma

Yeni Last.fm

Last.fm, görünümünü değiştirmiş. Şahane de olmuş. İnsanın durup durup bakası geliyor, çok sevdim ben. Yeni yeni özellikler de eklenmiş, kullanımı kolaylaşmış, hızlanmış... Tek eksiği, siyah rengin kaybolmuş olması, ki eminim yakın zamanda bu opsiyon da eklenir.

Bakıyorum yorumlara, hiç beğenilmemiş. Niye? Facebook'a benzemişmiş; aktiviteler kısmı varmış, shoutbox çok göz önündeymiş... Ulan! Facebook'a benzediğini anlaman için, Facebook üyesi olman lazım. Facebook üyesiysen de, Facebook'a benzediğinden şikayet etmemen lazım. Ben bilmiyorum Facebook'un neye benzediğini. Bir kere bakmıştım (hatta üstüne de moralim bozulmuş, oturup şunu yazmıştım.), neye benzediğini hatırlamıyorum. Last.fm de ona benziyorsa benziyor, sen niye şikayet ediyorsun ki? Ben şikayet ederim edersem, sana ne oluyor? Bakıyorum senin şikayet ettiğin "aktiviteler" bölümüne, istersen profilinde göstermeyebiliyorsun. "Shoutbox"a bakıyorum, bilakis çok daha geri planda kalmış, sayfanın en altında duruyor; ki sen madem Facebook gibi olmasını istemiyorsun, oraya yazı yazmaz, yazdırmazsın, en kötü silersin. Shoutbox'a yazı yazıyorsan, başkalarının da okumasını istiyorsun demektir. Site üzerinden özel mesaj atabilirsin, mail veyahut messenger yolunu kullanabilirsin, telefon açabilirsin. Sen ne yapıyorsun? Shoutbox. O zaman ikiyüzlülüğe gerek yok.

Hakikaten kafası çalışmıyor etrafımızdaki insanların. Hakikaten ikiyüzlülükle gerizekalılık birleşince çekilmez oluyor. Hakikaten çok çirkin insanlarla, çok çirkin bir toplumsal düzende yaşıyoruz. Elbet salt Last.fm örneğinden çıkarak söylemiyorum bunu. Etrafımız kendini pazarlamakla mükellef küçük küçük reklamcılarla dolu, daha kötüsü de buna karşı görünüyor olmaları. Kız arkadaşımın Yonja üyesi olduğunu öğrendiğimde hissettiklerimi hatırlıyorum da, hayatımda yaşadığım en büyük üç şaşkınlıktan biriydi şüphesiz. İnanamamıştım, Yonja'nın adını ilk duyuşumdu, belli bir seviyedeki insanlara çok uzak gelen eş bulma sitelerinden ne farkı vardı? Büyük safmışım.

Konuyu da getirdim yine nereden nereye. Kesiyorum burada, zira alakasız yerlere kaydım iyice. Last.fm güzel olmuş, bence. Beğenmeyen beğenmesin ama en azından eleştiriler "Facebook'a benzemiş, birbirimize yazdığımız mesajlar çok öne çıkmış, popülerim ben yaa, bu devirde internet fenomeni olmak zor be kardeşim" minvalinde olmasın lütfen. Komik oluyor.

Hakan Hoca ve İsmet Özel Hakkında Az Buçuk

Kişisel ve Gereksiz Yazılar Serisi #2

Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuyum. İyi güzel, birçok insanın idealindeki okul tamam ama beş para etmezdi bana göre. Şimdi özlesem de lise günlerimi, bunun nedeninin Kadıköy Anadolu'nun güzelliği olduğunu sanmıyorum. Daha doğrusu okul görüntü itibariyle çok güzeldi, eğitimin ve yönetimin kalitesi ise hayli düşüktü. Her neyse, nereye geleceğim; Hakan Hoca'ya. Hakan Akçiçek, felsefe hocamdı benim. Mezuniyetten bir resmimizi koyayım hatta, ben zamanında kürsüye çıkmayı unutunca annemlere ayıp olmasın diye sembolik olarak çekilmiş, iyi çıkmamış...


İnsanın hayatında görebileceği en ilginç adamlardan biridir Hakan Hoca. Kendisini tanımadan önce okulda görürdüm, uyuz olurdum havasına. Ben Lise 1'deyken tören çıkışı benden bir şey istemiş, yaptırmak için ''Bak'' demişti, ''ben 8 tane derse giriyorum, illa ki biri sana da denk gelecek'' ve ben iyice uyuz olmuştum. Şimdi kim olduğunu unuttuğum bir Cumhuriyet yazarı konferans için okula geldiğinde söz alıp, 10 kelimelik bir cümle içinde 10 tane terim kullanarak agresif bir çıkış yaptığında kendisine uyuzluğum had safhaya ulaşmıştı. Ama iyi gülmüştük yazar Hakan Hoca'yı öğrenci zannedip ''Genç arkadaşımız...'' diye söze girince. Neyse.

Lise 2'de kesişti yollarımız Hoca'yla. İlk dersinde iğrendim kendisinden. Kendi kendine 40 dakika konuştu, bağırdı çağırdı ve başta öğrenci ve öğretmenler olmak üzere toplumun her kademesini eleştirdi. Kollarını açıp yara izlerini gösterdi, bu dedi bilmemnerde savaşırken oldu, bak şu kurşun şu da bıçak izi, vesaire vesaire... İyice aştı kendini, ''Bizim bu faşizan tutumumuz...'' ile başlayan cümleler kurdu, kendi kendine haklı çıkardı kendisini. 40 dakika boyunca ağzını açmaya cesaret edemedi kimse. Hemen ardından ikinci 40 dakika geldi, önce bir şeyler okudu, sonra da soru sordu Hakan Hoca. Kimsede bir şey söyleyecek hâl kalmamıştı. Sınıfta Serhat diye yüzünü görmeye tahammül edemediğim bir çocuk vardı; bir o, bir de ben söz alıp konuştuk, her şey normal seyrine döndü. İkinci üçüncü derslerinden birinde ''Sen Yurtseverlerle mi takılıyorsun?'' dedi bana, ''Yok, öyle değil.'' dedim, yoktu da zaten öyle bir şey. Aynı dersin ortasında yanıma gelip çık dedi sınıftan, ''Anlatacaklarımı dinlemene gerek yok. Senin tayfa aşağıda, git onlarla top oyna.'' Jest yapmıştı bana kendince ama paranoya yaptım ben, ulan dedim benimle ilgili bir şey mi söyleyecek acaba, Milli Güvenlikçiyle de takıştık... Top mop oynamadım, kapıyı dinledim. Benden değil, Atatürk'ten bahsediyordu, rahatladım.

O zamanlar her şeyi kategorize etmek isteyen çocuk kafam, ilk kez birini bir yere oturtamamıştı. Hakan Hoca bir Ali Şeriati'yi anlatırdı hayranlıkla, bir Marx'ı. Ülkücülerle iftara, komünistlerle eyleme giderdi. Anlam veremezdim, kategorize etmedikçe rahat da edemezdim. Zamanla öğrendim bunun gereksizliğini; insanları (önce kafalarda) ayırmanın Türkiye'deki problemlerin çözümünün en büyük düşmanı olduğunu. Uzun hikaye bu, girersek çıkamayız, konuya döneyim. Bir de hepten gerizekalılar vardı, ''MİT'çi bu.'' derlerdi! Zaman ilerledi Hoca'yı daha iyi tanıdık, samimi olup ilişkileri geliştirdik. Serhat'la beni seviyor görünürdü Hoca. Severdi diyemiyorum, seviyor göründüğünü biliyorum sadece. Ben severdim ama onu. Tanıdıkça da daha çok sevdim. Annesini babasını gördüm, Hoca'nın aksine normal insanlardı. (Geçen yıl Hakan Hoca'yı aradığımda babasını kaybettiğini öğrendim, rahat uyusun.)

Bir yanı çocuk, bir yanı yüz yaşında ölümü bekleyen bir ihtiyardır Hakan Hoca'nın. Alabildiğine okumuştur, feci birikimlidir, çok bilir. Diğer yandan bilinçli olarak üşütüktür. Misal otobüsün ortasında ''Huuaaaa'' diye bağırabilir, tanımadığı adama durup dururken ''Fortçu musun birader?'' diyebilir. Evine gidip film seyretmeye karar veririz, ''Bak bu film mükemmel, inanılmaz güzel.'' diye 20 tane film takar, hepsini 5 dakikada sıkılıp değiştirir. Başka şeyler var, burada yazmak ayıp olur. Kısaca diyeyim ki, Hakan Akçiçek özel bir adamdır, tanınması gerekir.

Peki niye yazdım bunları? Nereden çıktı yani şimdi? İsmet Özel hakkında konuşacaktım, önce bana İsmet Özel'i tanıtan Hakan Hoca'dan bahsedeyim derken uzadı gitti yazı. Değinilip geçilecek adam değil ki. İsmet Özel'e dönelim o zaman. Blogun ilk yazılarından biriydi, Esenlik Bildirisi'ni koymuştum. Severim bu şiiri, sağlıklı insan elinden çıkma değildir. Olamaz da, normal bir insan yazamaz bu şiiri. İsmet Özel'i çok fazla tanımam, şiirlerinin geneline yansıttığı dünya görüşüne katılmamakla birlikte soyadı gibi, Hakan Hoca gibi özel bir adam olduğunu da bilirim. Dün ilk kez televizyonda gördüm, 32. Gün'e katılmış. ''Ben üstünüm, çünkü Türk'üm.'' diyen bir adam vardı programda. ''Türk demek, Müslüman demektir.'' gibi daha başka bir sürü şey de söylüyordu. Programdaki diğer konuklara ''şeref yoksunu, zekası geri, ben senin hafifliğinde bir adam değilim'' gibi seçme hakaretler sunuyordu. Meğer İsmet Özel buymuş.

Yukarıda bir yerlerde, Hakan Hocalı paragrafların birinde söylediğim gibi, her fikri anlamaya çalışıyorum, hiçbirine kinim yok. Tahammül edemediğim tek görüş ise, içinde tahammülsüzlüğü barındırandır. Irkçılıktır. Ne adına yapıldığı önemli değil, faşizmdir. İsmet Özel de neymiş görmüş olduk. Utandım şiirini sevmekten. Yazık.

22 Nisan 2008 Salı

Test

18 Nisan 2008 Cuma

Döngü

Kişisel ve Gereksiz Yazılar Serisi #1

Günleri güzel güzel geçiriyorum. Gece kanepeme keyifle kuruluyorum. Televizyonu 30 dakikada kapanma moduna alıyorum. O 30 dakikanın daha başında keyifle mayışıp cismin yarı-uyur haline geçiş yapıyorum. Buraya kadar her şey normal.

Tam uykusal alana tüm benliğimle teslim olacağım ''an'' aklıma ''bir şeyi'' getiriyorum ve sanki 48 saatlik bir uykudan yeni uyanmışçasına dinçleşiyorum. O andan itibaren işkence haline geliyor gece. Ne televizyon, karşısında uyuduğum keyifli aygıt artık, ne de kanepe benim rahat küçük mabedim. Uyumak için açıldığında her kanalda dünyanın en güzel programı oynarken, en zevkli maçlar bile keyif vermiyor o ''an''dan sonra. Kitap okuyayım bari diyorum, tek yaptığım 15-20 dakikada bir hiçbir şey anlamadığım sayfaları çevirmek oluyor. Uzanayım şöyle boylu boyunca, hiç uyuyamasam dinlenmiş olurum diyorum, yok, o ''bir şey'' çeşitli varyasyonlarla aklımı ruhumu ele geçiriyor, yoruyor beni.

Hepsi bir ''an'' yüzünden, o tam uykuya dalış anı. O ''bir şey'' beni bırakmıyor, ''gündüzleri beni atlatıyorsun, ben de senin gecelerini çalayım da gör'' diye gözdağı veriyor sanki. Unutma diyor beni, artık ben de senin bir parçanım, sen de benim sahibimsin. Kabul edemesen de, ''böyle şeyler benden geçti'' deyip kendini kandırsan da bu gerçek değişmeyecek diyor. Kıskanıyor beni, tasasız huzurlu halimi kıskanıyor ve bozuyor oyunu. Zindan ediyor bütün geceleri.

Sonra yine aynı. Günleri güzel güzel geçiriyorum...

17 Nisan 2008 Perşembe

Merak



Acaba hangisi bölücülük? Gidenin mağduriyetine, ardında kalanın hüznüne ortak olup Türkçe, Kürtçe, Ermenice ''Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz'' diyebilmek mi? Yoksa ''Ne Ermeni'si bre hainler! Hepimiz Türk'üz! Siz de Türk'sünüz!'' demek mi?

Aklıma takıldı...


Not: En yukarıdaki ''Ahlaksızlığa ve Irkçılığa Tercüman'' gazetesi resminin üzerine tıklayıp okuyunuz. Ayrıca bu gazetenin diğer işlerinden bazıları için de tıklayınız;

Katil Ermeni
Mehmetçik Boş Dönmedi
Gelecekten Haber Veren Gazete
Türk'üm Diyemeyen Defolsun Gitsin
.

11 Nisan 2008 Cuma

Dokun Bana



Seviyorum seni be kadın.

Hiçbir Şey Yok Söylenecek

Rezil bir ülkede yaşıyoruz. Yarısından çoğu değil nefes almak, toprağa gömülmeyi dahi hak etmeyen rezil insanlarla. Sağımızda, solumuzda, her yerdeler.

9 Nisan 2008 Çarşamba

Aysun Kayacı'yı ''Eleştirmek''?


Bu memlekette her şey konuşulur, sonra da unutulur. En çok da önemsiz mevzulardır tartışılan, gündem yaratan, bununla birlikte yine en kısa sürede unutulan. Ben televizyon pek nadir seyrediyorum, gazetelere şöyle bir göz atarsam atıyorum, magazinle ise hiç ilgim yok. Peki neden Aysun Kayacı'nın sözleri ve onun üzerine dönen seviyesiz tartışmalara maruz kalıyorum? Basit, gündem belirleyicileri böyle uygun görüyor, bundan kaçış yok. Kim bu gündem belirleyicileri? Aslında bir anlamda artık hepimiziz. Kafası çalışmayan Türkiye halkı yani. Açarsın Ekşisözlük'te provokatif bir başlık, son derece seviyesiz, tartışma adabından yoksun bir şekilde bütün gün o konuşulur durur, ertesi gün ise ''günün başlıkları''ndan çıkıp ''dünün başlıkları''na gider, tartışma biter, unutulur. Çok ilgi uyandıran bir hadiseyse, ilerleyen birkaç günde de devam eder (ilerlemeyen gün mü var yahu?) , sonra yine biter, yine unutulur. Bu tabii bir örnek, yoksa Ekşisözlük ülkenin en çok okunan internet sitesi olsa kaç kişi okur ki...

Haliyle ''gündem belirleyicileri''nden asıl kastım internet siteleri değildi. Medyada birileri her zaman bizim neyi tartışacağımızı bizim için düşünürler sağolsunlar. Ne düşüneceğimizi belirleyemeseler, ne hakkında düşüneceğimizi belirlerler. Ne düşünceğimiz konusunu da genellikle haber kılığına büründürülmüş yorumlar ile hallederler. Her okuduğunu sorgulamayan, metnin kim tarafından yazıldığını, kimler tarafından oynamalar yapılıp onaylandığını ve yazılış aşamasını düşünmeyenler de haber diye okurlar onu. Bir de sözü geçen konu hakkında bilgili değilse okuyucu, nur topu gibi bir fikir sahibi olmuştur artık. O fikir paylaşıma açıktır, ne kadar çok kişi tarafından sahiplenilirse o kadar iyidir ortaya atan için. Okuyucu yönlendirilmiş, kamuoyu oluşmuştur. Bu, istenileni elde etmek yolunda büyük bir adımdır, hatta en büyük adımdır küçük küçük yüzbinlerce adımın birleşmesiyle oluşan. Ve her seferinde başarıyla uygulanır bu plân. Hem önceki gündem unutturulmuş, hem de yenisi konusunda kamuoyu oluşturulmuştur. Sonra ne olacaktır? O da unutulacaktır, en kısa zamanda.

Ekonomik krize doğru mu gidilmektedir? Türban girer devreye, her dönem olduğu gibi. Türban misyonunu tamamladı, ekonomi tekrar mı tartışılmaya başladı? ''Üç çocuk yapın!'' dersin, herkes bu sefer başlar onu konuşmaya. Galatasaray Fenerbahçe'ye yüzyılın kapağını mı taktı 14 Mayıs 2006'da? Fenerbahçe Başkanı istifa eder, Fenerbahçe yalakası medya şampiyonluktan çok onu konuşur, şampiyonluk heyecanı geçince Başkan döner. Amerika Başkanı'nın adı seks skandalına mı karışmış? Akşamki haberlerde yayımlamak üzere stüdyoda savaş sahnesi çekilir, ''İşte Amerikan Ordusu'nun bir kız çocuğunu kurtarma öyküsü'' diye gösterilir.* Elektriğe, ekmeğe, suya, benzine zam mı yapılacak? At ortaya bir skandal da arada zammı da yesinler. Kazık sessiz sedasız girdiğinde, skandal da unutulmuş olacaktır.

Her şey unutuluyor tabii de, bu Aysun Kayacı olayı benim beklediğimden uzun sürdü, sıkıldım. Sıkıntım, tartışılıyor olmasından değil. Daha doğrusu her saçma gündeminkinden daha fazla değil bunun verdiği sıkıntı. Asıl beni sıkan, öfkelendiren, isyan ettiren (çokça abarttım burada, isyan misyan yok) konunun ele alınış biçimi. İlk günlerde orada burada karşıma çıkıyordu yok ''Aysun Kayacı'dan Şok Sözler'', yok ''Aysun'un Densizliği'' gibi muhtelif biçimlerde, içeriğini okumayıp geçiyordum. Gün geçtikçe daha çok karşılaşmaya başladım Aysun Kayacı'nın pek mühim eylemiyle, şöyle bir baktım ne dediğine. Ne demiş? ''Vergi kaçıranla, gecekondu dikenle, kaçak elektrik kullananla benim oyum eşit olmamalı.'' Söylediği söz tartışılır. Üzerine basa basa söylüyorum, tartışılır. Mutlak bir doğrusu veya yanlışı yoktur, zira bir şeyin doğru olması için onunla ilintili her şeyin doğru olması gerekir. Sağlıklı bir demokraside zaten vergi kaçıran, gecekondu diken, kaçak elektrik kullanan olmaz. Aynı şekilde, bunların olduğu yerde sağlıklı bir demokrasi olamaz. O yüzden kimse Aysun Kayacı'yı demokrasinin yapısını baz alarak topa tutamaz. Ne programı, ne de daha sonra tartışmalı sözlerin görüntüsünü izledim. (Bu da mükemmel bir medya kalıbıdır: "X'in Tartışmalı Sözleri'') Yukarıda yazdıklarımdan başka ne söylemiş, onu da bilmiyorum. Muhtemelen kendince söylediklerinin açıklamasını yapmıştır, söyledikleri ''Çobanla oyum eşit olamaz'' sığlığında değildir. Dediğim gibi, tartışılır. Gerekirse daha sonra bunu da konuşuruz. Benim üzerinde duracağım konu başka. Aysun Kayacı'yı eleştirmek değil, Aysun Kayacı'nın eleştiriliş tarzı yanlış olan. Ha, bu kadar şeyin arasında sabah akşam Aysun Kayacı'yı eleştirmek saçmalığın daniskasıdır ama ondan da kötüsü vardır ve bu eleştiri tarzıdır.

Evvela linç kültürü. Bu ülke insanının başarısızlığını, yenilmişliğini ve bunun yarattığı kompleksi yansıtan en önemli toplumsal geleneklerimizden biri linç kültürüne yatkınlığımız. Biri güçsüz düştü mü elinden tutup kaldırmak bize gelmez, bir taş da biz atarız. Bunun için medyanın, veya içinde bulunduğumuz topluluğun desteklemesi gerekir linç işlemini. Yani linçi sözkonusu şahsa vurdukça, kimsenin tepkisinin çekilmeyeceği bir ortam şart. Aksi halde buna mümkün değil cesaret edemeyiz. Tribünde topluca küfür ettiğimiz, ''Selçuk Dereli, annen nereli?'' dediğimiz adamın karşısına tek başımıza çıksak ağzımızı açamayız, hatta yolda görsek bizimle bir fotoğraf çektirmesini rica ederiz, utanmayız. Ahmet Kaya Kürtçe şarkı söyleyeceğini ilan eder, şerefsizlik abidesi Doğan Medyası ona savaş açınca biz de açmış sayılırız, dünün en sevilen şarkıcısını bugünün vatan haini ilan ederiz. Yol kenarındaki parkta oturup telefonundan Ahmet Kaya dinleyen çocuğu döveriz. Hrant Dink'i öldürürüz. Silahı ateşleyenden değil, hedef gösterenlerden bahsediyorum. Bazen kendimizi aşar, hiç okumadığımız Orhan Pamuk'u ''kötü yazar'' ilan ederiz. ''Nobel'i Türkiye'ye ihanet ettiği için verdiler, okunmayacak kadar sıkıcı.'' deriz. Gerçekten okumaya çalışıp okuyamadıysak bile bundan kendimizi sorumlu tutmayız. ''Fazıl Say da sanatçı mı zaten? Gitsin nereye gidiyorsa!''

Sonra... Eleştiri bağımlılığı. Her şeyi eleştiririz, her şeyin en iyisini biz biliriz. Futboldan en iyi biz anlarız mesela; hayatı orta sahada geçmiş Zico'ya orta saha kurgusunu öğretiriz. Maça gitmiş olup da ''Çıkar şu Hakan'ı ya, 15 senedir Galatasaray'da bütün hocalar oynattı bunu, yazık!'' cümlesini duymayan Galatasaraylı var mı? ''Bozdu Arda, kendine iyi bakmıyor. Şımardı'' cümlesini söylemek için sabırla bekleyen, ilk fırsatta komplekslerini kusan adamlar tanıyorum ben. Şimdi çok övüp yere göğe sığdıramadıkları Uğur, Servet, Emre ve Mehmet Topal için sırada bekliyorlar, yine sabırla. Başka? Tarkan'ın yeni albümüne ''olmamış'' derken keyif alırız. ''Değişti Tarkan değişti, Amerika hiç yaramamış." Siyasiler de hiçbir şey bilmiyor canım, biz geçsek bak neler neler yaparız. Bu şekilde her şeye o kadar boş eleştiriler getiririz ki hak edilen eleştiriler önemini kaybeder, gölgede kalır.

Bu ikisi, yani eleştiri bağımlılığı ve linç kültürü, yukarıda sözünü ettiğim ''suni gündem'' ile birleşince üçlü tamamlanıyor, çok tehlikeli hâle geliyor işte. Medya çalıyor, biz söylüyoruz. Medya çalıyor, biz kuduruyoruz. Medya çalıyor, kendimizden geçiyoruz. Medya çalıyor, yoldan çıkıyoruz. İnsanlıktan çıkıyoruz. Önemli hissediyoruz kendimizi, sadece o zaman, eleştirirken.

Peki nasıl eleştiriyoruz? Aşağılıkça, iğrenççe. Bel altına vurarak, konudan bağımsız zayıf noktaları hedef alarak, eksik yönleri vurgulayarak... Ve seksist bir yaklaşımla elbet. Topluma entegre olmuş birer sapığız çoğumuz, çok derin olmayan bir yerlerimize sakladığımız bu özelliğimizi, bir şekilde dışarıya vuruyoruz. Küfürlerimizin tamamı seks üzerine kurulu, espri ve şakalarımızın çoğu seks çağrışımlı. Homofobi oturtulmuş beynimizin ortasına. Her maçta her hakeme ''ibne'' diye bağırıyoruz, Hıncal Uluç'a ''pembe kazaklı'' deyince aşağılamış sayıyor kendini koskoca Beşiktaş'ın başkanı.

Erkekler olarak, kadınları kendi himayemiz altında varlıklar zannediyor, onlara buyruklar veriyoruz. Ne giyeceklerine, nereye gideceklerine ve ne yapacaklarına karışma hakkı veriyoruz kendimize. Bunu yaparken, bir de yüzsüzce kendimizi suçluyoruz; ''Ben sana değil, erkeklere güvenmiyorum.''! Bunu söyleyen adam biraz sonra başka bir grup içinde o güvenilmeyen erkeklerden biri rolüne bürünüyor, özüne dönüyor bir nevi.

Aysun Kayacı olayını da (ne olayı?) bu seviyede değerlendirdik işte. Genç ve (çok) güzel bir kadın ya; aptal sarışın, manken, verdiği çıplak pozlara baksın, dizide soyunsun, kola içenleri öpsün, parti kursun ahahah, Aysun'un oyu 7 sayılsın, o dudaklarını büzüp playboyların yatağına girsin ve artık yazmaktan utanç duyduğum bir sürü saçmalık -ki bu konuyla çok az ilgilendim, çok azını gördüm eleştirilerin-... Bu memlekette son 1 ay içinde söylenmiş, Aysun'un söylediğiyle mukayese kabul etmeyecek saçmalıkta 100 tane cümle bulur koyarım buraya ama hiçbiri böyle değerlendirilmedi. Niye? Çünkü onlar bizim seks merkezli zihnimizde iş yapmaz, ya sakallı sakallı adamlar, ya da yüzü gözü pörsümüş teyzeler. Aysun'u ise arzu ediyoruz, ulaşamayınca vuralım bari abalıya diyoruz. Bu genellemenin dışında kalanların çoğu için de acımasızca cinsiyetçi yaftası yapıştıracağım evet. Koca koca devlet adamları (?), belli ki Aysun Kayacı'dan çok daha az demokrat milletvekilleri işleri güçleri yokmuş gibi, magazin programında söylenmiş bir söz hakkında uzun uzun açıklama yapıyorlar. Ellerinde olsa onlar da yalnızca kendi yandaşlarının oy vermesini isteyecekler, hatta genel seçimleri yazın ortasına denk getirerek bunu daha önce gösterdiler.

Bir de bir daha söyleyeyim. Bu kadar ciddiye almamak gerek. Oturup günlerce tartışılacak şey değil Aysun Kayacı'nın seçim sistemi hakkındaki düşünceleri. Aysun Kayacı'nın işi o değil çünkü. Kaldı ki benim beynimde yine binbir tilki dolaşıyor, acaba programdan önce Aysun Kayacı'nın söyleyecekleri belli miydi yoksa anlık bir cümle miydi o hâlâ her yerde konuşulan? Veyahut Aysun Kayacı'nın düşünceleri mi bu, yoksa ona bu rol mü uygun görüldü? Aysun Kayacı bu fikrini söylemeden önce kimseye danıştı mı? Falan filan.


*Wag the Dog

4 Nisan 2008 Cuma

3 Nisan 2008 Perşembe

Bal Böceği

1 Nisan 2008 Salı

Uğur Kaymaz


Uğur'u hatırlayan var mı? Yoksa ''bilen var mı?'' diye mi sormalıydım? 12 yaşında 13 kurşun yiyen çocuk desem? Terörist olduğu gerekçesiyle katledilen hani...

Uğur kardeşim yaşasaydı, arkadaşlarına 1 Nisan şakası yapacaktı bugün. Aşık olup aşk acısı çekecekti, kurşun acısı çektirdiler. Ergenlik sıkıntılarıyla boğuşacaktı, ölümle boğuşturdular. 16 yaşında bir çocuk olacaktı bugün Uğur, 12'de sabitlediler. Büyümüyor işte ölü çocuklar.

30 Mart 2008 Pazar

29 Mart 2008 Cumartesi

Zeki Alasya Metin Akpınar


Haybeden gündem yarattık, kendimizi Türk sinemasındaki ikililerin içinde bulduk. O hâlde ikili deyince ilk akla gelen ikiliyle devam edelim. Farkındayım cümlenin kakofoni içerdiğinin, bu durum o kadar önemli olsaydı emin olun değiştirir başka cümle kurardım.

Zeki ve Metin filmleriyle büyüyen birden fazla kuşak var Türkiye'de. Biz de ucundan kıyısından yakalamışız onlarla büyüyen son kuşak olarak. Eşzamanlı olmamış belki ama yeni kurulan özel televizyonların elinde kısıtlı malzeme olduğundan aynı filmleri defalarca izlemişiz, iyi ki de izlemişiz. (Kakofoni değil, tekrir bu defaki.) Ne var ki, Devekuşu Kabare zamanını ıskalamışız ne yazık ki. (Evet, devam edeceğim. Kakofoni yahut tekrir ne fark eder?) İşte o Devekuşu Kabare'den Galatasaray - Fenerbahçe rekabeti ile alakadar bir kuple, ki en güzel bölümlerden biridir kanımca:



Aslında Zeki - Metin ikilisinin uyumundan, yollarını ayırdıktan sonra Zeki Alasya'nın gereksiz yönetmenlik sevdasından, Metin Akpınar'ın yanlış proje seçimlerinden, beraber oynadıkları son Güle Güle filminin ve ikisinin yılların eskitemediği başarısından, Zeki Alasya'nın başkomiseri canlandırdığı Türk Sineması'nın son dönemdeki en iyi komedi filmi Pardon'dan, Metin Akpınar'ın insanlığından, Sarıyer'de bir ayakkabıcının kendimi bildim bileli tüm gün kasetten Zeki - Metin kayıtları dinlemesinden falan da bahsedecektim, ama şunu izledikten sonra insan her şeyi bırakıp Zeki-Metin ikilisinin parodilerine gömülmek istiyor. Söz, sonra anlatırım bunları.

Tasarım Harikası