28 Mart 2008 Cuma

Like An Old Time Movie



Every time I see you
It's just because you're blue
You don't really need me
The way that I need you
Don't come on so groovy
You do better mean
You're like an old time movie
One that I already seen

Baby, yes I need your love
But I'm not gonna get this low
Don't you think that I can tell
When you've no place else to go
Could it be you misunderstood
When you tried to read my mind
Cause this time you will find
I'm gonna let you go
Every time I see you

You're like an old time movie
Baby, yes I need your love
But I'm not gonna get this low
Don't you think that I can tell
When you've got no place else to go
Could it be you understood
When you tried to read my mind
Cause this time you will find
I'm gonna let you go
Every time I see you
...

Scott McKenzie - Like An Old Time Movie

(Blog'un ilk post'una kardeş geldi...)

27 Mart 2008 Perşembe

Dünyanın En Güzel İkilisi

Söylenecek söz var mı? Ne güzel insanlar vardı bir zamanlar televizyonlarda. Bir tane normal insan var mıdır acaba Münir Özkul ve Adile Naşit'i sevmeyen? Bizim kuşağın en büyük talihsizliğidir belki onları layıkıyla yaşayamamak, onların filmlerini yazlık açık hava sinemalarında izleyememek, Adile Teyze'nin kuzucuklarından olup yatmadan önce onun masallarını dinleyememek. Keşke...


Gerizekalı Reklam Sloganları #1


Atv

Atv, ilk çıktığı zamanlarda kullandığı ‘’Atv seyredeceksiniz’’ sloganını artık sözsüz bir şekilde, sadece müziğiyle kullanıyor. Bu slogan belki o günkü rekabet şartlarında, yani rakibin pek fazla olmadığı günlerde Atv’ye başarıyı getirmiş olabilir. Fakat bugün bu sloganla halkın karşısına çıkacak bir televizyon kanalının herhalde izlenmemesi gerekir. Sadece reklamlara değil, medyayla ilişkili her alana baktığımızda halk zaten sadece bir bütün olarak ele alındığında değerli. Yani A kişisi tek başına hiçbir şey ifade etmezken, misal bir televizyon kanalının kapısından içeri girmek istese giremeyecekken, bir televizyon programına telefonla bağlanan ve halkı temsil eden bir vatandaş olduğunda, 'A Bey' olmakta. Programa bağlanmasına da gerek yok, televizyon programında sunucu ‘’Değerli Türk halkı’’ derken o kendisini ‘A Bey’ olarak hissediyor zaten. Yani buradan hareketle diyebilirim ki, televizyon izleyen geniş kitlenin herhangi bir üyesi olan A Bey, değerli olduğunu sadece bir bütün olan halkın bir parçasıyken hissedebilmekte. Bütün bunlara kendisi farkında olmadan maruz kalsa da, emir kipindeki ‘’Atv seyredeceksiniz’’ sloganı işte bu nedenle A Bey’in hoşuna gitmeyecektir. Çünkü o halktır. ‘’Değerli Türk halkı’’dır. Yalandan da olsa, o yalanın farkında değildir.

Bu slogan, doksanlı yılların başında mevcut olan şartlara göre kullanıldı, kabul. Ama Atv eğer bu sloganın bugünkü şartlarda hatalı olacağını düşünseydi sözsüz de olsa hâlâ bu sloganın cıngılını kullanmazdı. Nitekim, ben o melodiyi duyduğumda hâlâ beynimde ‘’Atv seyredeceksiniz’’ cümlesi yankılanıyor. Seyretmiyorum.

(Bir desimetre aşağıda Atv'nin açık olduğu bir televizyon resmi var, hayır ben çekmedim o resmi. Bu vesileyle 5. sınıftan sonra ilk kez ''desimetre'' sözcüğünü kullanmış oldum. Fakat eller alışık olmadığından ilkinde ''desmietre'', ikincide ''demisetre'' gibi gubidik harf toplulukları ortaya çıktı. Neyse elim alışsın biraz. Desmietre, desimetre, desimetre, desimetre... Bu gereksiz cümleleri kurma nedenim, aşağıdaki resmin gerçekten tam bir desimetre aşağı gelmesini sağlamaktı. Meraklısına not, yukarıdaki satırdaki ''desimetre'' kelimesi yine ''demisetre'' olarak döküldü bilgisayar ekranına fakat bu, kasıtlı yapılmış zorlama bir hata olarak görülebileceğinden düzeltmeyi uygun buldum. Evet sonunda aşağıdaki resim tam bir desmietre aşağıya geldi sayılır. [Bunu ölçen olursa, yazık. Bir daha okumasın bu blogu.] Evet bu sefer bilerek yanlış yazdım ama doğru yazmaya çalışsaydım da belki bu şekilde yazardım. Haydi herkes denesin ''desimetre'' yazmayı. Yazılmıyor, cidden. Hatta iyice kafası karışıyor insanın, her şeyi yanlış yazmaya başladım ben. Bu blog'un takipçileri varsa eğer, sanırım bu gerizekalı pagarraftan sonra kararlarını yedinen gödzen geçirceeklerdir. Halbuki ne güzel başlamıştık yazıya yahu, tüh. Olsun, ben ''desimetre''yi hatırladım ya, o bana yeter. Neden öğretmişlerdi bize bu kelimeyi acaba? Şu hayatın içinde desimetre diye bir şey olsa ne olur, olmasa ne olur? Boyu sorulduğunda desimetre cinsinden cevap veren adam var mıdır mesela? Veya ''Hakem barajı 9 metre 1,5 desimetre uzaklığa çekti'' diyen spiker duydunuz mu hiç? Ulan aklıma geldikçe yazdım ama bir desimetreyi de geçtik bak, yazık oldu. İleride bu yazıya bakıp utanç duymamak dileğiyle, ''yazıyı yayınla''ya bastım gitti.)

Çamaşır Suyu Pazarında Konumlandırma Savaşları


Ace, kurulduğu 1990 yılından beri Türkiye’deki çamaşır suyu pazarında boy göstermekte olan bir markadır. 2004 yılında çıkardığı ‘Ace Deterjan’ ile farklı alanlarda da boy göstermeye başlamıştır.

Yıllarca çamaşır suyu pazarındaki tek güçlü marka olan Ace, ciddi bir rakipsizliğin de avantajıyla çok da zorlanmadan uzun süre bu pazarı domine etmiştir.

Ace’nin hitap ettiği kitle tabii ki en başta ev kadınlarıdır. Müşterilerinin çok büyük bölümü bu kitleden olan Ace’nin konumlandırma stratejisi klasiktir: ‘Daha iyiyi daha ucuza satmak’. Reklamlar için yaratılan ve 90’lardan bugüne karşımıza çıkmakta olan ‘Ayşe Teyze’, kendisi gibi ev hanımlarının yanındadır, onları daha iyi çamaşır suyu olan Ace’ye yönlendirmektedir. Ayşe Teyze o günün şartlarında samimi bir karakter olması dolayısıyla adeta adının başına gizli bir ‘Kahraman ev hanımı’ sıfatını eklemiş, ev hanımlarının gözünde yükselerek güvenilir bir kahraman haline gelmiştir.

Ace reklamlarında dikkat çekilmesi gereken nokta, eski reklamları incelediğimizde niteliğin fiyata göre daha ön planda olduğunu görmemizdir. Eskiden Ayşe Teyze çamaşırların ‘cart diye’ yırtıldığını, Ace kullanılması gerektiğini söylerken, bugünkü Ayşe Teyze, sıklıkla Ace’nin fiyatından dem vurmaktadır. Bunun sebebi, Ace’nin pazarda eskisi kadar yalnız olmamasıdır. En az Ace kadar kaliteli sayılabilecek Kosla gibi markalar çıktıkça, Ace’nin ‘daha iyi’ odaklı stratejisi, giderek ‘daha ucuz’a yaklaşım göstermiştir. Bu gibi yeni markaların Ace’ye etkisi bununla da kalmamıştır. Kosla’dan örnek verelim, bu markanın konumlandırmada ne kadar başarılı olduğunu ve bunun Ace’yi nasıl etkilediğini görmek mümkün.

Tipik bir çamaşır suyu olan Kosla, pazarda kendisinden önce var olan Ace’nin hakimiyetini bildiğinden asla kendisine çamaşır suyu dememiştir. ‘Çamaşır suyundan çok ötesi’ sloganıyla belli bir bilinirliğe ulaşan Kosla, gözüne renkli çamaşır pazarını kestirmiş ve bu alandaki boşluktan çok iyi bir şekilde yararlanmıştır. Bu başarısını kararlı reklamlarla pekiştiren Kosla da reklamda geleneksellik konusunda Ace’nin yolundan gitmiş, Ace’nin ısrarlı Ayşe Teyze içerikli reklamları gibi Kosla da birbirinin farklı versiyonları fakat aynı mantıktaki reklamlar yapmıştır. Kosla reklamlarında ısrarla sahibinden izinsiz bir şekilde gömleklere farklı lekler bulaştırıp, gömleği lekelendiğinden tepki gösteren kişi ‘’Kosla’ya (yahut misal Kosla Pres’e) güvenin’’, ‘’Meraklanmayın, Kosla var.’’ gibi telkinlerle sakinleştirilir ve nihayet bu lekeleri temizleme yoluna gidilir.

Kosla akıllı stratejilerle kendine sağlam bir yer edinirken, Ace biraz sarsılmış ve kendisine yeni yollar aramak zorunda kalmıştır. Bunun sonucunda 2004 yılında renkli çamaşırlar için Ace Gentile piyasaya sürülmüş fakat pek başarılı olamayıp liderliği yine bir Kosla ürününe bırakmıştır, Kosla Oxi Vanish Multi.

Özetlemek gerekirse, 90’lar başında rakipsizliğin getirisiyle zorlanmadan çamaşır suyu pazarının lideri olan Ace için asıl zorluk, Kosla gibi dişli bir rakip marka piyasaya sürüldükten sonra başlıyordu. Bu güçlü rakip karşısında Ace elbette yıkılmıyor, belli bir kitleye hitap etmeye devam ediyordu fakat genel itibariyle bunun Ace için çok da başarılı bir süreç olduğunu söylemek mümkün değil.

Ace cephesinde bunlar yaşanırken, Kosla da pazara giriş aşamasında pazardaki eksiklikleri iyi analiz edip, çok başarılı bir konumlandırma stratejisi izliyordu. Halkın yıllardır beynine kazınmış olan çamaşır suyunun beyazlar için olması durumunu pazara yeni giren, henüz belli bir güvene ulaşmamış bir markanın değiştirmeye çalışması nafile olacağından da ‘Çamaşır suyundan çok öte’ sloganını kullanıyordu.. ‘Henüz belli bir güvene ulaşmamış’ dediğimiz Kosla bu şekilde piyasaya çıkarken, halkın güvenini tartışmasız bir şekilde kazanmış Ace, halkın kafasındaki ‘Çamaşır suyu beyazlar içindir.’ görüşünü değiştirmeyi başaramıyor, yeni ürünü Ace Gentile’yi kısa sürede piyasadan çekiyordu, çünkü bir kez kendilerine çamaşır suyu demişlerdi ve bunu değiştiremezlerdi. ‘Çamaşır suyundan çok öte’ sloganındaki kilit kelime ‘öte’. Kosla, bu alanda bir ilke imza atmış oluyor, böylelikle ‘yenilikçi’ yakıştırmasına kavuşuyordu. Bu sıfatı aldıktan sonra her şey kolaylaşıyor, önce genç neslin beğenisini kazanma yoluna giden Kosla, daha sonra reklamlarında bu gençlere Kosla’yı annelerine tavsiye ettiriyordu!

Tüm bunların ardından Ace’nin tek yapabileceği, fiyatıyla ön plana çıkmak oldu ve tüm reklamlarıyla da bunun üzerine gittiler. Böylece Kosla, konumlandırmasını iyi yaparak yılların Ace’sinin strateji değiştirmesini sağlamış ve kendisine haklı bir yer edinmiştir.

26 Mart 2008 Çarşamba

Beş Kuruşa Aşk Şarkıları


Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
kalandı çok eski günlerden
bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
aşkımı pekiştirsin diye sevince.
Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
bana neydi gülmeler, şarkılar
otobüs durakları, alandaki kalabalık
geldi durdu, alana merhaba dedim.

Bir göz bozgundur yerine göre
vururdu pencereme rüzgâr,
ben hep öyle bir gözdüm
çığlığını kendine saklayan.
Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
apansız geliverdi sokağıma.

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Hıncım bana kalsın diyorum
çünkü ben bu kenti kendimde büyüttüm
bir barbarın vahşi ateşiyle,
çünkü yapılarının taşında onulmazlığım
çünkü şarkılar kanımın bedeli.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi.

Denizler benim kadar kıpırdayamaz
bak şimdi parklardayım
bir çocuğun menevişli gözlerinde.
Hüzünleri bırakmanın günü
günü çığlığı olmak dünyanın,
hüznümü iki kat ediyor ama
gecede alnıma dayalı alnın.


Ahmet Oktay

Mevsimsiz Kar



Klip değil bu. Biri şarkıyı internet ortamına aktarmak için rastgele kar resimleriyle bezemiş. O hâlde klibi bırakıp ezgiye bakmak lazım. Hatta ona bırakmak kendini...

20 Mart 2008 Perşembe

... Rağmen

19 Mart 2008 Çarşamba

Hesapsız Duygular


Bil ki
üzgün bırakıp ayrılırken
caddeler
kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır.

Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan
bir şarkı gibidir dönüşündeki haz

Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret
bazen nelere değmez
subaşından ürkütülmüş ceylanın
sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader
sanki süzülüp kalbine gelir

Yanıp sönen solgun
ve kararsız ışıkları sehrin
topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar
gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış
takılıp gölgesine derinliklerin
uzaklaşır.

Oysa tayların körpecik kuyruğuna
parlak yelesine bağlanan kurdela
huylarını gizlice dizginlemek içindir

Ve bilmediğim acılar
yemişine kuşların konmadığı ağaçlar
sarmaşıklar altında

Seni birazdan ay batarken anacağım
fakat unutma ki yaşamak
sonsuz bir tadla onarıyor
hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı


Nihat Behram

Nerelerdeydin?


''Nerelerdeydin'', Aylin Urgal'ın bir şaheseri. Türk pop müziği tarihinin en müthiş çalışmalarından biri. Yukarıdaki, klip değil; yine güzel bir şarkının saçma sapan görüntüler eşliğinde internet ortamına aktarılmış hali. Yani oturup ''adam video koymuş, izleyelim'' diyen yanılır. ''Oynat'' tuşuna basmak ve bilgisayarın hoparlöründen gelecek sesle birlikte hayatın doğal akışına devam etmek lazımdır. (28.07.2008 Eki: Video out, Audio in. Kaldırdım görüntüyü.) Bu kadar boş cümlelerin ardından durumu kurtarmak için Aylin Urgal'dan bahsetmemin sakıncası olmayacağını umuyorum.

Aylin Urgal, tam adıyla Rezzan Aylin Soyurgal, eşi Birol Soyurgal'ın orkestrasında solist olarak hayatına devam ederken, 1 Numara Plak'ın sahibi Ali Kocatepe tarafından keşfedilir ve 1975 yılı Aralık ayında ilk plağını çıkartır. Bu plak ve hemen ardından gelen ikincisi, Aylin Urgal'a şöhreti ve başarıyı getirir.

1979 yılında ikiz çocukları Tevfik ve Uğur'u dünyaya getirdikten sonra sahne çalışmalarına ara verir. 1 yıl sonra döndüğünde, arabesk modası nedeniyle eski başarısına kavuşamaz. Buna yaşadığı kişisel problemler de eklenince, 1981 yılında intihara teşebbüs eder. 1985'te 4 aylığına sahneye çıkmak üzere Ankara'daki Goldfinger adlı gece kulübüyle anlaşır. 28 Nisan gecesi buradaki son programına çıkar ve de dönüş yolculuğuna... Kalanı aşağıda.

Denizin Ardı Özgürlük


Ne demeli şimdi
Bir çiğdemin toprağı yırtışını seyredişim
Göğe mi dokunmalı, ucuna mi körpe filizin
Öyleyse karanlık sokaklarda koştuğumu düşün
Ay gene bir kadın gibi sarkıyorken denize
Dirseklerimle böğrüme gömdüğüm titremeyi düşün
Oradan göğsümü kaplayışını soğuk bir terin
İlk sözcüğü anlamla birleştiren çocuğu düşün
Onun kavradıkça derinleşen şarkısını
Vay perçemine günün huysuzluğu dolaşan kısrak
Vay acemi öpüşlerden gövdeme boşalan acımtırak haz
Telaş, kıvranış parıltılı gözlerdeki atılganlık
Ya görevin ne senin görevin
Oynaşmak değil mi içimdeki savaşmak duygusuyla
Ve benim nevresimim kararmışsa kirden, rutubetten
Sarhoşsam gülümseyişlerden ağlayışlardan
Ve kaynak sularıyla üstüme yağan aydınlık hülyaları
Senden gelen ısıyla koruyorsam
Ne demeli şimdi
Ey serçelerin sabahlarla doluştuğu cıvıltı
Ey bir romanın olur olmaz yerinde dikkatti çeken hayal
Kalbimi çevreleyen sevda gözeneği
Acıyış, şefkat, umursayış, hırçınlık seli
Beni düşün öyleyse
Beni hayretin ve karanlığın eşiğinde
Beni fitillerde başlayan bir fısıltı
Anında ilk satırını yazarken bir bildirinin
Kulaktan kulağa dolaşan haberlerin bağrında
Beni dar camlarda değil
Bir bulutun seyrinde düşün
Burada, ortasında sıçraya sıçraya kabaran alevlerin.


Nihat Behram

18 Mart 2008 Salı

Bıraktım Gitti


En çok üzerine kalem oynatmak istediğim konulardan biri geçtiğimiz cuma günü yapılan iş bırakma eylemiydi fakat evdeki telefon hatları çalışmaz oldu, haliyle internet de. Nasıl oluyorsa internet bir ara geldi gitti, o arada da ben fırsat bulamadım. Yazmak için internete gerek yok deyip oturduğumda elektrikler kesilip yazdıklarım boşa gidince, büsbütün şevkimi kaybettim.

Yine de içime sinmiyor bu güzelliğe kayıtsız kalmak. Tek söyleyeceğim şudur ki, bu ülkenin emekçisi uyanıyor. Önce Yörsan direnişi, ardından 14 Mart eylemi. Hükûmet yanlış yolda devam ederse genel grev... Katılım yeterli değildi, evet. Son 17 yılın en geniş katılımlı iş bırakma eylemi olmasına rağmen yeterli değildi. Katılım ne kadar geniş olursa olsun yeterli haklara kavuşamayacakları, buna izin verilmeyeceği de bir gerçek. Ama bu eylem, emekçinin sahipsiz olmadığını göstermesi açısından çok önemliydi. Bu kadar acımasız bir yasa tasarısına tepki gösterilmeseydi artık bu ülkede herkesin istediği gibi at koşturabileceği netleşmiş olurdu. Tabii ki zaten öyle oluyor fakat buna sesini yükseltmek, yükseltebilmek cesaret gerektirir ve biz cuma günü o cesarete şahit olduk.

SSGSS geçmeyecek!

Ne İstediniz?

TRT Kürtçe yayına başlayacakmış. Peki onun suçu neydi? Horoz misali erken ötmek mi? Böyle bir şey değil ki bu.

15 Mart 2008 Cumartesi

AKP'ye Kapatma Davası

Çok fazla hukuk bilgisi sahibi değilim, eğer AKP'nin kapatılması için gerekli şartlar mevcutsa AKP tabii ki kapatılsın. Şunu da söyleyebilirim ki ben sadece kendi adıma düşündüğümde, zihniyetlerinden nefret eden birey Atahan olarak bundan mutluluk duyarım. Ama parti kapatmanın hiçbir şeyin çözümü olmayacağının bilinmesi gerekir, bir. İkincisi, hiçbir şahıs veya kurumun bundan prim yapmaması gerekir. Olması gereken bu, ama öyle olmayacak. Ne olacak? Yine aynı yerde dön baba dönelim olacak, başka bir şey değil.

Böyle davalarla hiçbir yere varamayacağımız çok açık. O yüzden değil sevinmek, sinirlenmekten başka bir şey gelmiyor benim elimden. Bu kapatma davasından prim yapacak olanlar yıllardır böyle küçük işlerle uğraştıkları, geniş açıdan bakmayı beceremedikleri için her şeyini plânlı yapan AKP tarafından seçimlerde ezildiler. Bu dava da yine AKP'ye yarayacak. Ama esas sorun yine bu değil. Benim endişem ''AKP'nin yenisi kurulacak, yine onlar iktidar olacak, hem de daha fazla oyla.'' değil. AKP'ye oy veren büyük kitle -ki hiç fark etmez, isterse %1 olsun- ne olacak? İçine düşecekleri boşluktan mı faydalanılacak? Ne zaman öğreneceğiz yenilgiyi kabullenmeyi ve futbolcu deyimiyle ''önümüzdeki maçlara bakmayı''? Hatalardan ders çıkarmak yerine bel altı vurmak için bu heves neden? Böyle böyle bir arpa boyu yol alamıyoruz ülke olarak. Zamana ayak uydurup yeni yöntemler geliştirmek yerine başarılı olanı tutup aşağı çekmek tek bildiğimiz. (Başarıdan kastımın seçimdeki başarı olduğunu söylememe gerek var mı?)
Parti adı AKP olsun, DTP olsun, CHP, ÖDP olsun hiç önemli değil. Nitekim DTP davası hakkında bir yerlerde yazdıklarım, bugün AKP'ye açılan dava hakkındaki düşüncelerimle aynıydı:
''Parti kapanacak, tamam. Parti üyelerine siyaset yasağı getirilecek, ona da tamam. Peki DTP'ye oy veren kitle ne olacak, onları da araştırıp oy kullanma yasağı mı versinler? Görmezden mi gelelim ülke olarak?

DTP kapanır, kimseye siyaset yasağı gelmeyeceğinden yenisini zaten kurarlar. O hiç önemli değil. Asıl önemli olan insanların neden DTP'ye oy verdiklerini düşünüp de bundan sonuç çıkarmak. Bunu da yapmaya niyetli pek kimse yok maalesef.''

AKP'nin kapatılmasını ihtimaller dahilinde görmüyorum, o apayrı bir mevzu. Ama şu resimdeki demokrasiden anlamayan şahısların demokrasi bekçiliği yapmalarından, üstelik bunda haklı olmalarından midem bulanıyor. AKP zihniyetinin haklı yöntemlerle çürütüleceği bir ülke ve ona layık bir halkın olduğu günleri görmek dileğiyle...

14 Mart 2008 Cuma

Youtube Yasağı

Hayır yorum yapmayacağım. Ülke babalarının malı değil mi, istediklerini yaparlar. Sadece blogdaki videoların geçici olarak serviş dışı olacağı duyurusunu yapmak zorundayım. Geçici olarak, çünkü yarın öbür gün paşa gönülleri öyle ister, veya ne bileyim çoluk çocuklarının ödev yapmak için siteye girmesi icap eder, şakkadanak açarlar tekrar siteyi.

Ha ne diyordum. Videolarımız geçici olarak servis dışı. Benim de bu konuda söyleyeceğim budur.

13 Mart 2008 Perşembe

Otherwise



Şarkı sözlerini yazacaktım, vazgeçtim. Şarkı ve hayatıma etkisi hakkında uzun uzun bir şeyler yazacaktım, yine vazgeçtim. Bundan daha güzel bir şarkı yapılabilir mi? Hayır yani soruyorum, yapılabilir mi? Evet tabii ki yapılabilir ama o kadar da kolay değil. Tokattır bu şarkı, tokat. Yıllar sonra gelen, geç kalmış tokat. Morcheeba'dan Otherwise.