16 Şubat 2008 Cumartesi

Kanlı Pazar

Tarih, 16 Şubat 1969. Demek ki bugün 39. yılı geride bırakmışız Türkiye tarihinin birinci Kanlı Pazar'ının ardından. Görünen o ki, aradan geçen 39 yılda işler daha iyiye gitmemiş, Türkiye Amerika'nın hepten oyuncağı olmuş, dünya ise 'başka bir dünya' olmaktan giderek uzaklaşmış.

Yer, Beyazıt Meydanı, Taylan'ın kanıyla kirletilmemiş daha. 9 yıl 1 ay var 16 Mart Katliamı'na da. Yıllar önce Turan Emeksiz'in kanını emmiş yine de Meydan, iki tanesine daha hazırlanıyor. Resimde görülenlerden, yerde olan Ali Turgut Aytaç. Sağ taraftında bir başka insan; 'en' müslümanlardan... Mehmet Şevki Eygi'nin çağrısına uymuş; bir elinde sopa, diğer elinde az sonra 'düşmanının' bedenine saplanacak olan bıçakla cihada gelmiş. Hemen yanıbaşlarındaysa bir polis. Gördüklerinden gayet memnun gözüküyor. 39 yılda her şey değiştiyse bir o değişmemiş, öylece bekliyor. Günümüz polisine haksızlık etmeyelim, bugün olsa bu ölüm oyununa iştirak eder, başkasına bırakmazlardı belki de. Ali Turgut ölüyor. Aynı saatlerde benzer bir manzara da az ötede var muhtemelen; Duran Erdoğan da aynı vahşete kurban gidiyor.

Amaç, ABD Altıncı Filo'sunu protesto. Giden, katledilen arkadaşlar yıldırmamıştı belli ki. Daha sonra gidecekler de yıldıramayacaktı. Ama işte o gün, bir kendini bilmezin provokasyonu iki kişinin daha canına mal olmuştu. Daha bunlardan çok görülecekti.

"'Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekün savaş kaçınılmaz hale gelmiştir... Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim... Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz... Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır."

Dedim ya, gidenlere gururla söyleyeceğimiz pek bir şey değişmedi 39 senede. Değişimler hep olumsuz yönde. Ama boşuna ölmedi Ali Turgut, boşuna ölmedi Duran. Bir gün gelecek... ... ...

15 Şubat 2008 Cuma

32. Gün ve Üniversite Gençliği

Kendimi tutamayıp 32. Gün’ü izledim dün gece. Son zamanlarda bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Çok şey var söylenecek, nereden başlayacağımı bilemiyorum. O hâlde evvela programı hazırlayanlardan açalım sözü, sonra kelimelerin bizi götürdüğü yere gideriz. Mehmet Ali Birand - Rıdvan Akar ikilisi programın beyin takımı. Rıdvan Akar sevdiğimiz bir abimiz, adı pisliğe bulaşmamış, dürüst bir gazeteci. Çıktığından beri Birgün’de köşe yazıyor, gündeme ilişkin yazıları dışında özellikle dönem dönem yaptığı yerinde analizlerle birçok insana ışık tutuyor. Onun içinde bulunduğu bir iş, bir adım önde başlar; söylemek istediğim bu.

Mehmet Ali Birand’a bakalım. Gençliğinde güzel işler yapmış, ‘’iyi gazeteci’’ denildiğinde akla gelecek ilk isimlerden Can Dündar ve Mithat Bereket gibi değerleri yetiştirmiş, tahminimce kendi emeği ve alınteriyle bir yerlere gelmiş bir adam Mehmet Ali Birand. Kendi yorumum; belki belli bir noktaya ulaştıktan sonra kirlenmemenin çok zor olduğu medya camiasında bir şeylerden taviz vermeye başladıkça; para, güç, şan, şöhret tatlı gelmiş ve gençlik tutkularından ve ideallerinden hızla uzaklaşmış. Uzun bir süredir büyük güçlerin, iktidarın lehine işleyen işlerle ilgilenmekte ama yine de bir Mehmet Barlas, bir Engin Ardıç muamelesi de yapamıyorum şahsen kendisine. Ya o saf ve komik görünümü, dil sürçmeleri, ses tonu ve o tatlı telaşı yanılmama sebep oluyor, ya da her şeye rağmen içinde bir yerlerde gençliğinden bir şeyler kalmış, benliğini tamamen teslim etmemiş. Bayat bir tabir vardır ya ‘’özünde iyi bir insan’’ diye, Mehmet Ali Birand’a o sıfatı yakıştırmış bilinçaltım işte. Yanılıyor olmam kuvvetle muhtemel ama sanki böyle bir arkadaşımın babası olsa ‘’Ne iyi adam şu Mehmet Ali Amca’’ dermişim gibi geliyor, öyle bir adam Birand! Sözü dağıttım.

Neymiş; 32. Gün programı bir iyi adam, bir de emin olmamakla birlikte çok kötü olmayan bir adam tarafından hazırlanan bir programmış. Gelgelelim, bu haftaki programı seyretmemle birlikte cinlerim tepeme çıktı, inanamadım gördüklerime. Program bizim okulda çekiliyor, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde. Seyirciler bizim okulun üniversite öğrencisi demeye bin şahit isteyen gençleri. Okula dönemde 5 kere gidip bütün derslerinden kalan bir burslu öğrenci olarak öğrenciliklerini sorgulayacak değilim elbet ama üniversitelinin hâli buysa -ki görüyoruz ki bu- ülkenin hâli de pek iç açıcı değil demektir -ki görüyoruz ki değil-. Neyse efendim, reyting getirsin diye ayırmışlar bu gençleri iki kampa, türbanı tartışacaklar. Konuklar Abdurrahman Dilipak, Fuat Keyman ve şimdi hatırlayamadığım biri daha. Esas oğlan Dilipak tabii; Fuat Keyman ise güzel şeyler söylüyor, gerginliğin yükseldiği anlarda sağduyulu konuşmalarıyla ortamı yatıştırmaya çalışıyor ama nafile.

Program boyunca gençleri birbirine düşüren, tansiyonun yükselmesine engel olamayan Mehmet Ali Birand’a mı sinirleneyim, yoksa bu seviyesi çok düşük platformun asıl başrol oyuncuları Bilgi öğrencilerine mi, bilemedim. İlkokulda yaptığımız münazaraların kalitesine dahi ulaşamayan bu müsamereyi ağzım açık izledim, programın sonuna gelindiğinde aklımda kalan sadece gençliğin içler acısı haliydi. Gençlerimiz bir şeyler duymuş birilerinden, kendilerine bir rol biçmişler. Hepsi ‘’taraf’’, hepsi şablon; elimizde kemalistlerimiz var, dindarlarımız var. Biri bir şey söylüyor mesela, daha doğrusu ağzında anlaşılmaz bir şeyler geveliyor; kimse son ana kadar anlamıyor tabii ne söylediğini, ‘’ne diyor lan bu’’ bakışı var herkesin yüzünde. Bu arkadaşımız son anda ‘’Atatürk ilkeleri mi’’ dedi? Kemalistlerimiz anlıyorlar ki, bu ‘’bizden’’dir. Huaaaaaaaaaa! Şak şak şak şak şak! Alkışlar, tezahüratlar gırla gidiyor. Ya da ‘’türban özgürlüğü mü’’ dedi bu sefer? Hobarreeeeyyy! ‘’Diğer taraf’’ bu sefer. Dans ederek konuşanlar mı dersiniz (basbayağı rap yapan biri vardı, zaten tip de aynı Ragga Oktay), ‘’karşı taraf’’ın konuşmasını dinlemeden, ‘’düşman’’ ağzını açar açmaz cevap vermek için çığlık atan ve Mehmet Ali Birand tarafından ‘’Sus, otur yerine! Söz vermeyeceğim sana!’’ şeklinde azarlananlar mı, yoksa Atatürk’ün adını ağzına paravan yapanlar mı... ‘’Atatürk’’ sihirli kelime zaten. Özgür-Der üyesi genç bir arkadaş alıyor eline mikrofonu, sözüne başlamadan önce Birand soruyor: ‘’Atatürkçü müsünüz?’’ Öteki ‘’Kendimi öyle adlandırmıyorum’’ dediği anda, homurtular başlıyor, kendilerini cumhuriyetin ‘’yalnız’’ ve yılmaz bekçileri zannedenler, özellikle de işi iyice abartıp ruh hastalığı belirtileri gösteren bir kız, kendi kendine söyleniyor. Cumhuriyeti korumak sana kaldıysa yandık. Yüzüne bakıp biraz düşündüğünüzde gülmemeniz mümkün değil. Aynı kızımız program bittiğinde ‘’Yaaaaaaa... Maniküruuum bozoldoo, koğföre gıdalım kankii’’ diyerek çıkacak stüdyodan çünkü. Bir de özgürlük diyor iki taraf da. Siz özgür olsanız ne olur, öldürürsünüz birbirinizi be! Önce saygı duyacaksınız birbirinize, sonra biraz okuyup öğreneceksiniz, sonra paylaşacaksınız bilgilerinizi, savunacaksınız fikirlerinizi, varsa eğer. Böyle sizin kemalizminiz de beş para etmez, dininiz de. Bir bırak yahu, herkes de senin gibi düşünmeyiversin. Hele bir hanım kızımız vardı, sözü aldığı gibi esti gürledi o bet sesiyle:

– Bizler Atatürk'ün evlatlarııızzz bikıree. Atatürk olmasayda san şımdı burda olmazdan tımam mıaaamikgmfsdifnsdlk$!!?

Sinirlendim, yazmıyorum daha.

İki cümle de Dilipak için edip öyle bitireyim. Öncelikle öküz altında buzağı arayanlar için açıklama yapmak gerek. Ben buzağı aramam diyenler kalan kısmı okumadan direk sonraki paragrafa geçsinler. Ne bir yazısını okumuşluğum vardır bu adamın, ne de kendisi hakkında derin bir bilgim. Geçen gece izlediğimin onda biri kadar bir ilgim olmamıştı daha önceden. Sadece tesadüfen aynı masada yemek yediğim Şanar Yurdatapan’dan kendisi hakkında iki üç cümle duymuşluğum vardır, bir de dinci olduğunu bilirim. Muhtemelen orada ona şuursuzca hönkürenlerden de daha zıt fikirlere sahibim kendisiyle. Ama...

Buzağı aramayanlar buradan devam edebilir.

...bilgi sahibi olmadan, bu kadar ezberci bir şekilde bu adamın üzerine gidilmesi kanıma dokundu yahu. Sanki önceden programlanmış hepsi, düşünme yetisine sahip değil. O kadar aptal gerekçelerle eleştirildi ki bu adam -ve zannediyorum haftaya da devam edecek aynı soytarılık-, kendisine sabır dilemekten başka çare yok. Abdurrahman Dilipak’a ayar vermeye çalışan yurdum gençliği onun binde biri kadar birikim sahibi değil. ''Türbana özgürlük! Türbansızlar pisliktir, recm edilmelidir'' gibi şeyler söyleyen biri olsa, anlayacağım bu seviyede karşılık görmesini fakat adam gayet tutarlı bir şekilde savunuyor fikrini ve gördüğü karşılık maalesef ilkokul seviyesinde. Adam anayasanın saçma maddeleri olduğunu belirtmek için ‘’Anayasa benim gömleğimin rengine karışıyorsa benim gömleğimi değiştirmem değil, anayasanın değişmesi gerekir.’’ diyor, bizim akıllı bıdıklar ‘’Türkiye Cumhuriyeti Anayasası senin gömleğinin rengi yüzünden değişemez. Ben hukuk öğrencisiyim!’’ diyor! Ama o an düşünmüyor bile o anayasa dediğinin kimin / kimlerin anayasası olduğunu. Sorsan Kenan Evren’e de karşıdır ama. Acıdım kendisine. Daha çok da Dilipak’a acıdım. En çok da o kadar adam arasında Dilipak'ın söylediklerine akıl ve mantık ilkelerine dayanan geçerli cevaplar verebilecek birinin olmayışından dolayı Türkiye'ye acıdım.

Bir tartışma programının daha sidik yarışı ve masturbasyonla sonuna gelirken, esen kalın diyoruz sevgili seyircilerimize...

4 Şubat 2008 Pazartesi

Katie Melua

Pamuk gibi bir ses, büyüleyici besteler, etkileyici sözler, şahane klipler ve de 22 yaşında çok tatlı bir Gürcü kız...

İlla ki kategorize edeceksek caz söylüyor diyebiliriz. En azından Norah Jones cazsa o da caz ama Katie'nin müziğinin başkalığındaki sır etnik etkilerden de fazlasıyla yararlanması. Tabii anlamsız isimlendirmeleri bir kenara bırakıp şarkıların akışına bırakmalı insan kendini. Nine Million Bicycles, Spider's Web, If You Were A Sailboat, Just When I Needed You Most, The Closest Thing to Crazy, Shy Boy mükemmel şarkılarından bazıları; evet sadece bazıları. Benim favorimin bugüne kadar gördüğüm en içten ve en güzel sözlere sahip aşk şarkısı olan ''Nine Million Bicycles'' olduğunu söyleyecektim, ''Spider's Web''i de bir o kadar sevdiğim aklıma gelince vazgeçtim. Bu ikisini ön plâna çıkarmayı düşündüğümde de ardından gelen diğer şarkılara değinmeden geçemeyeceğimi fark ettim. Aşağıya klip koyacağım ama yazının sonuna yaklaştığım şu dakikalarda hâlâ hangi klibi tercih edeceğime karar vermiş değilim. İyisi mi (hayatımda ilk kez kullanıyorum bu kalıbı, ne hoş) şarkıları teker teker ve dikkatle dinlemeli; zira ne sözler atlanılacak gibi, ne klipler, ne yorum, ne de müzik kalitesi...

Belliydi, klibe karar veremedim. Hem burada kimsenin uşağı yok öyle armut piş ağzıma düş ortamı hazırlasın. Her koyun kendi bacağından asılır. Arayan belasını da bulur mevlasını da. İşleyen demir ışıldar. Elin oğlu deyim ve atasözlerinden şarkı yaptı diye takdirleri toplayadursun, ben de paragraf çıkarırım böyle. Çok da anlamlı olmasına gerek yokmuş, öyle diyorlar. Neyse. Yolcu yolunda gerek...

Nine Million Bicycles
If You Were A Sailboat
Spider's Web

2 Şubat 2008 Cumartesi

Bir Veda Havasından Aysız Sevinçsiz Kelimeler


Yıllarımın en acar
en uçarı
duyguları
nasıl da yüreğimin en kırçıl
en acımsı
yaraları oldular
Bu ne yaman
bir rüzgâr?
Sanki gök
bir uçurum..
Bulutlar
kırlangıçsız
ışıksız..
Kırağı vurdu kıra..
Dal sızlanıp kurudu..
Köreldi
kökleri nanelerin..
Itır
kokusundan soğudu..
Bu ne sakar bir duygu?
bir yanı
yangınlanır
parıldar
Bir yanı
canatar solgunluğa..
Kırağı vurdu..
Söndü ateşböceği,
dağıldı ürpertisi ruhuma..

Bir karartıdır artık
en körpe tomurcuğun
en narin gözeneği..
Elveda nazlı bebek..
Elveda kelebeğim..
Yüzünü gecelerin
ıssız boşluğuna gizleyip
için için ağlayan
yanık gelin
elveda..
Yazık ki
bağrımda uğuldayan
huysuz
uykusuz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Geçip gidiyor işte
günler
hiç durmadan..
Dilerim
tozlanmasın yeniden
özlemindeki uyum
o hırçın inceliğin
karlanmasın bir daha..
Ne benimle acılan
ne ömrün acılansın..
Bağrımda uğuldayan
aysız
sevinçsiz kelimelerle
bu son tutuşum seni
bu sana son bakışım..
Elveda mavi çiçek..
Elveda tarla kuşum

Nihat Behram

1 Şubat 2008 Cuma

Ve İlk Düdük


20 Nisan 2008 tarihli önsöz: Bu yazı Hakemin Çalan Düdüğü adresinde, ilk kez bir bloga başlarken yazılmıştı. Zaman içinde yazıları ayırıp iki farklı sitede yayımlamanın daha doğru olduğuna karar verdim ve yazıların bir bölümünü oradan buraya taşıdım. Ne burayı tam anlamıyla anlatıyor, ne de orayı. Aynı şekilde iki taraf da bu yazı olmadan eksik kalıyor. Kısacası, bu yazı her iki blogun da atası sayılacağı için iki tarafta da kendisine yer buldu. Daha uzatmıyorum.

Bugün 1 Şubat. Küçükken korktuğum tarih. Bir kağıda o gün ölen tanıdıklarımla birlikte yazıp, altına ''Şimdi sıra kimde?'' diye eklemeyi unutmadığım tarih!* O gün ölen tanıdıklarım dediysem, biri şimdi kim olduğunu hatırlamadığım, mahalleden biri miydi neydi, öyle bir şey. Bir diğeri ben doğmadan hayli önce bu diyardan göçmüş, göçtürülmüş olan Abdi İpekçi, başka bir tanesi Barış Manço ve grubun son üyesi neden o listede bulunduğuna şimdi anlam veremediğim 17 Ocak 1998 ölümlü Gökhan Semiz'di. Barış Manço '99 yılında öldüğüne göre bu saçmalıkla uğraştığımda minimum 11 yaşındaymışım, üstüne biraz düşününce bu gerçek acı geldi. Halbuki o kadar boş bir çocuk olmamam lazım, değildim de sanki. Neyse...

1 Şubat 2008 bugün. İlk kez bir şeyleri değiştirmek yolunda bahane etmeye çalıştığım yeni bir yılın ilk ayının bittiğini müjdeleyen (?) gün. Ne oldu bir ayda? Hani düzene oturtacaktım hayatımı, güzel geçecekti bu yıl? Çok da güzel girmiştim halbuki, neden yine olmadı? Neyse umudu kaybetmeyeceğiz tabii, daha önümüzde 11 ay var. Bu süre içinde olmazsa, bundan sonraki yepyeni yıllar var. Demek ki neymiş? İnsanın yeni yıllara yeni beklentilerle girmesi, artık hayatının eskisi kadar rayında olmadığının, dönülmesi zor kimi yollara girildiğinin resmiymiş. Bu nereden çıktı şimdi? Hiç bağlayamadım değil mi? Hayır efendim, bağlamadım, üşendim. Ama sonuç budur, böyle biline.

Şimdi yine '1 Şubat'lı bir cümleyle giriş yapmak klişeler üstü bir eylem olacağından bundan kaçınıyor ve bugünün asıl manâ ve ehemmiyetine değinmeyi boynumun borcu biliyorum. Hayır tabii blog'un ilk yazısı olması değil günün önemi. Galatasaray'ımın eğer UEFA'ya bildirip Avrupa'da oynatmak istiyorsa yeni transferleri yetiştirmesi gereken gün bugün ama asıl önemli olan tabii ki o da değil. 1 Şubat 2008; 3 Şubat 2008'den, Fenerbahçe - Galatasaray derbisinden 2 önceki gün. Yok Fortis Türkiye Kupası çeyrek final ilk ayağıymış, yok rövanşı varmış... Geçiniz efendim, hiçbiri önemli değil bunların. (Hemen bir klişe yardımımıza koşuyor burada.) Bu iki takım halı sahada da oynasa, Avrupa şampiyonluğu maçına da çıksa maçın önemi hemen hemen aynıdır.

Uzun lafın kısası büyük derbi yaklaştı. Büyük dediysem illa abartmaya gerek yok. Gazetelerde yine birkaç gün göreceğimiz ''dünyanın 1 numaralı derbisi'', ''en büyük derbi'' tanımlamaları hikaye. Başka bir yazı konusu olsun dünya derbileri, hatta hiç gerek yok, olmasın. Bülent Timurlenk'in Aceto Balsamico'su varken utanırım dünya futbolu üzerine ahkâm kesmeye. Madem öyle, bir düşünelim, ben ne yazarım acep buraya?

Aşk mektubu yazacak halim yok. Çok enteresan fikirlere de gerek yok. Yine çok hoş klişeler geldi aklıma ama bu defa onlara başvurmayacağım. Müzik yazarım bol bol, amatör bir izleyici olarak sinema yazarım, kitap yazarım... Yahu kitap yazarız dediysek, anla işte, hinlik peşinde koşuyorsun hemen, ayıp. Bir şeylere kızarım, üzülürüm, sevinirim, şaşırırım, heyecanlanırım; iki kalem oynatırım. Bir video, bir resim görürüm; ''Ahahaha ne komik lan, siz** de izleyin.'' deyip buraya yerleştirme gafletinde bulunurum.
Çok iyi salsa, latino, rumba, samba, çaça yaparım. Futbol konusunda objektif değerlendirmeleri Aceto'ya bırakalım, sarı kırmızı gözlüklerle futbol da yazarım. Tarafsız değil, taraflıyım ama elimden geldiğince objektif de olabilirim. Şimdi 'objektivite eşit değildir tarafsızlık' gibi bir konuya girdiğim an, işbu yazı amacından sapmış olacaktır.

* Çok severim ben ünlemi. Şimdilerde öyle geliyor ki, zorlama bir espri yapmışsın ama hiç komik değil; enteresan bir şey söylediğini sanıp ünlem koyuyorsun ama basitliğin sınırlarını zorlamışsın. Ama işin aslı öyle değildir, ünlem güzeldir. İki saçmalayıp ünlem koyarsın, pis bakışlara maruz kalırsın da ''Bir adam intihar ediyormuş vazgeçmiş, iki adam intihar ediyormuş vörgeçmiş ahahahaha :) :) :))) :)'' dersen yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam edebilirsin. Ama işte yok, unutulmaya yüz tutmuş bu cefakâr noktalama işaretimizi, asla teknolojinin herkesin suyuna giden, nabza göre şerbet veren kâh güleç yüzlü, kâh kafayı çizmiş olarak karşımıza çıkan fırdöndü simililerine asla değişmem, bu da böyle biline. Ünlem!

** Aha da bu konuyu bilerek açtım. Siz derken hiçbirinizi kast etmedim. 'Oraya buraya yazı yazıyoruz boşa gidiyor' mantığıyla hepsi bir yerde toplansın istedim. Bir nevi ego tatmini yani. Hadi bakim kapamayın dükkânın önünü. Hade..

Şaka lan şaka. Boş vakit bol, bari bir işe yarasın dedim. Ne işe yarar o da meçhul de, olsun işte. Bugüne kadar hiç sıcak bakmadığım bu işe ben de bir gireyim bakayım, zaten boş olan vakti harcamanın ne zararı olacak? Hadi temeli attık, vatana millete olmasa da en azından bana hayırlı olsun.


Diğer blogdaki 20 Nisan 2008 Eklemesi: Blogun futbol dışı bölümünü, yani yarısından bir miktar fazlasını ayıkladım, Butcher's Tale adresine postaladım. Haliyle bu yazı biraz havada kaldı ama ilk yazı olmasının verdiği saygınlıkla paçayı kurtardı ve bunun hatrına burada kalacak.