Kendimi tutamayıp 32. Gün’ü izledim dün gece. Son zamanlarda bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. Çok şey var söylenecek, nereden başlayacağımı bilemiyorum. O hâlde evvela programı hazırlayanlardan açalım sözü, sonra kelimelerin bizi götürdüğü yere gideriz. Mehmet Ali Birand - Rıdvan Akar ikilisi programın beyin takımı. Rıdvan Akar sevdiğimiz bir abimiz, adı pisliğe bulaşmamış, dürüst bir gazeteci. Çıktığından beri Birgün’de köşe yazıyor, gündeme ilişkin yazıları dışında özellikle dönem dönem yaptığı yerinde analizlerle birçok insana ışık tutuyor. Onun içinde bulunduğu bir iş, bir adım önde başlar; söylemek istediğim bu. Mehmet Ali Birand’a bakalım. Gençliğinde güzel işler yapmış, ‘’iyi gazeteci’’ denildiğinde akla gelecek ilk isimlerden Can Dündar ve Mithat Bereket gibi değerleri yetiştirmiş, tahminimce kendi emeği ve alınteriyle bir yerlere gelmiş bir adam Mehmet Ali Birand. Kendi yorumum; belki belli bir noktaya ulaştıktan sonra kirlenmemenin çok zor olduğu medya camiasında bir şeylerden taviz vermeye başladıkça; para, güç, şan, şöhret tatlı gelmiş ve gençlik tutkularından ve ideallerinden hızla uzaklaşmış. Uzun bir süredir büyük güçlerin, iktidarın lehine işleyen işlerle ilgilenmekte ama yine de bir Mehmet Barlas, bir Engin Ardıç muamelesi de yapamıyorum şahsen kendisine. Ya o saf ve komik görünümü, dil sürçmeleri, ses tonu ve o tatlı telaşı yanılmama sebep oluyor, ya da her şeye rağmen içinde bir yerlerde gençliğinden bir şeyler kalmış, benliğini tamamen teslim etmemiş. Bayat bir tabir vardır ya ‘’özünde iyi bir insan’’ diye, Mehmet Ali Birand’a o sıfatı yakıştırmış bilinçaltım işte. Yanılıyor olmam kuvvetle muhtemel ama sanki böyle bir arkadaşımın babası olsa ‘’Ne iyi adam şu Mehmet Ali Amca’’ dermişim gibi geliyor, öyle bir adam Birand! Sözü dağıttım.
Neymiş; 32. Gün programı bir iyi adam, bir de emin olmamakla birlikte çok kötü olmayan bir adam tarafından hazırlanan bir programmış. Gelgelelim, bu haftaki programı seyretmemle birlikte cinlerim tepeme çıktı, inanamadım gördüklerime. Program bizim okulda çekiliyor, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde. Seyirciler bizim okulun üniversite öğrencisi demeye bin şahit isteyen gençleri. Okula dönemde 5 kere gidip bütün derslerinden kalan bir burslu öğrenci olarak öğrenciliklerini sorgulayacak değilim elbet ama üniversitelinin hâli buysa -ki görüyoruz ki bu- ülkenin hâli de pek iç açıcı değil demektir -ki görüyoruz ki değil-. Neyse efendim, reyting getirsin diye ayırmışlar bu gençleri iki kampa, türbanı tartışacaklar. Konuklar Abdurrahman Dilipak, Fuat Keyman ve şimdi hatırlayamadığım biri daha. Esas oğlan Dilipak tabii; Fuat Keyman ise güzel şeyler söylüyor, gerginliğin yükseldiği anlarda sağduyulu konuşmalarıyla ortamı yatıştırmaya çalışıyor ama nafile.
Program boyunca gençleri birbirine düşüren, tansiyonun yükselmesine engel olamayan Mehmet Ali Birand’a mı sinirleneyim, yoksa bu seviyesi çok düşük platformun asıl başrol oyuncuları Bilgi öğrencilerine mi, bilemedim. İlkokulda yaptığımız münazaraların kalitesine dahi ulaşamayan bu müsamereyi ağzım açık izledim, programın sonuna gelindiğinde aklımda kalan sadece gençliğin içler acısı haliydi. Gençlerimiz bir şeyler duymuş birilerinden, kendilerine bir rol biçmişler. Hepsi ‘’taraf’’, hepsi şablon; elimizde kemalistlerimiz var, dindarlarımız var. Biri bir şey söylüyor mesela, daha doğrusu ağzında anlaşılmaz bir şeyler geveliyor; kimse son ana kadar anlamıyor tabii ne söylediğini, ‘’ne diyor lan bu’’ bakışı var herkesin yüzünde. Bu arkadaşımız son anda ‘’Atatürk ilkeleri mi’’ dedi? Kemalistlerimiz anlıyorlar ki, bu ‘’bizden’’dir. Huaaaaaaaaaa! Şak şak şak şak şak! Alkışlar, tezahüratlar gırla gidiyor. Ya da ‘’türban özgürlüğü mü’’ dedi bu sefer? Hobarreeeeyyy! ‘’Diğer taraf’’ bu sefer. Dans ederek konuşanlar mı dersiniz (basbayağı rap yapan biri vardı, zaten tip de aynı Ragga Oktay), ‘’karşı taraf’’ın konuşmasını dinlemeden, ‘’düşman’’ ağzını açar açmaz cevap vermek için çığlık atan ve Mehmet Ali Birand tarafından ‘’Sus, otur yerine! Söz vermeyeceğim sana!’’ şeklinde azarlananlar mı, yoksa Atatürk’ün adını ağzına paravan yapanlar mı... ‘’Atatürk’’ sihirli kelime zaten. Özgür-Der üyesi genç bir arkadaş alıyor eline mikrofonu, sözüne başlamadan önce Birand soruyor: ‘’Atatürkçü müsünüz?’’ Öteki ‘’Kendimi öyle adlandırmıyorum’’ dediği anda, homurtular başlıyor, kendilerini cumhuriyetin ‘’yalnız’’ ve yılmaz bekçileri zannedenler, özellikle de işi iyice abartıp ruh hastalığı belirtileri gösteren bir kız, kendi kendine söyleniyor. Cumhuriyeti korumak sana kaldıysa yandık. Yüzüne bakıp biraz düşündüğünüzde gülmemeniz mümkün değil. Aynı kızımız program bittiğinde ‘’Yaaaaaaa... Maniküruuum bozoldoo, koğföre gıdalım kankii’’ diyerek çıkacak stüdyodan çünkü. Bir de özgürlük diyor iki taraf da. Siz özgür olsanız ne olur, öldürürsünüz birbirinizi be! Önce saygı duyacaksınız birbirinize, sonra biraz okuyup öğreneceksiniz, sonra paylaşacaksınız bilgilerinizi, savunacaksınız fikirlerinizi, varsa eğer. Böyle sizin kemalizminiz de beş para etmez, dininiz de. Bir bırak yahu, herkes de senin gibi düşünmeyiversin. Hele bir hanım kızımız vardı, sözü aldığı gibi esti gürledi o bet sesiyle:
– Bizler Atatürk'ün evlatlarııızzz bikıree. Atatürk olmasayda san şımdı burda olmazdan tımam mıaaamikgmfsdifnsdlk$!!?
Sinirlendim, yazmıyorum daha.
İki cümle de Dilipak için edip öyle bitireyim. Öncelikle öküz altında buzağı arayanlar için açıklama yapmak gerek. Ben buzağı aramam diyenler kalan kısmı okumadan direk sonraki paragrafa geçsinler. Ne bir yazısını okumuşluğum vardır bu adamın, ne de kendisi hakkında derin bir bilgim. Geçen gece izlediğimin onda biri kadar bir ilgim olmamıştı daha önceden. Sadece tesadüfen aynı masada yemek yediğim Şanar Yurdatapan’dan kendisi hakkında iki üç cümle duymuşluğum vardır, bir de dinci olduğunu bilirim. Muhtemelen orada ona şuursuzca hönkürenlerden de daha zıt fikirlere sahibim kendisiyle. Ama...
Buzağı aramayanlar buradan devam edebilir.
...bilgi sahibi olmadan, bu kadar ezberci bir şekilde bu adamın üzerine gidilmesi kanıma dokundu yahu. Sanki önceden programlanmış hepsi, düşünme yetisine sahip değil. O kadar aptal gerekçelerle eleştirildi ki bu adam -ve zannediyorum haftaya da devam edecek aynı soytarılık-, kendisine sabır dilemekten başka çare yok. Abdurrahman Dilipak’a ayar vermeye çalışan yurdum gençliği onun binde biri kadar birikim sahibi değil. ''Türbana özgürlük! Türbansızlar pisliktir, recm edilmelidir'' gibi şeyler söyleyen biri olsa, anlayacağım bu seviyede karşılık görmesini fakat adam gayet tutarlı bir şekilde savunuyor fikrini ve gördüğü karşılık maalesef ilkokul seviyesinde. Adam anayasanın saçma maddeleri olduğunu belirtmek için ‘’Anayasa benim gömleğimin rengine karışıyorsa benim gömleğimi değiştirmem değil, anayasanın değişmesi gerekir.’’ diyor, bizim akıllı bıdıklar ‘’Türkiye Cumhuriyeti Anayasası senin gömleğinin rengi yüzünden değişemez. Ben hukuk öğrencisiyim!’’ diyor! Ama o an düşünmüyor bile o anayasa dediğinin kimin / kimlerin anayasası olduğunu. Sorsan Kenan Evren’e de karşıdır ama. Acıdım kendisine. Daha çok da Dilipak’a acıdım. En çok da o kadar adam arasında Dilipak'ın söylediklerine akıl ve mantık ilkelerine dayanan geçerli cevaplar verebilecek birinin olmayışından dolayı Türkiye'ye acıdım.
Bir tartışma programının daha sidik yarışı ve masturbasyonla sonuna gelirken, esen kalın diyoruz sevgili seyircilerimize...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder